Şimdi yazacaklarımın içeriğine benzer bir yazı okumuştum daha önce nette. Şimdi bulamadım da neyse...
Günümüz yaşamı bize MÜKEMMEL KADIN olmayı dayatıyor gerçekten! Biz de kapılmışız akıntıya gidiyoruz... PÜÜVV...
Ev temiz olacak ki ne temiz! Deterjan reklamlarındaki gibi daima lavabo par- la- ya- cak! Evin dekorasyonu uyumlu olacak! Kocan - çocuğun temiz ve ütülü giyinecek! Yemek yapılacak! Eş dost misafir edilip, abartılı hazırlıklar yapılacak!
Kayınvalideye gelinlik, ana- babaya evlatlık, devlete memurluk, kocaya karılık, okula öğrencilik, yan dairede oturana komşuluk, çocuğa analık yapılacak! CAK CAK CAK...
İyi de pardon bunları 1 ( yazı ile BİR) kişi mi yapacak? Bu kadarla kalsa neyse, facebook'a girilecek, gmail, hotmail, mynet mail, yahoomail kontrol edilecek, twitter a göz atılacak, haber sitesine bakılacak, vb. vb. vb. haa bir de bu blog var tabi!
Bunlar da benim dertsiz başıma aldığım dertler... Tez yazılacak, çocuğun altı değiştirilecek, karnı doyurulacak... Leyla ile Mecnun izlenecek... Postcrossing yollanılacak...spora gidilecek..
Burada yazamadığım daha niceleri... Demek istediğim şudur ki: Niye çocuğum hep temiz giyinmek zorunda? Adı üzerinde bebe daha, hem de Angara bebesi :). Bazen evden çıkarken alıyor beni bir telaş " AA ÇOCUĞUN ÜSTÜ KİRLİ; HEMEN DEĞİŞTİRELİM!", eşimin cevabı " YOLDA GELİRKEN OLDU." deriz :))
Misafir gelince dellendiğim için ben, eşim " MİSAFİR FALAN ÇAĞIRMA. STRESE GİRİYORSUN; BENİ DE MAHVEDİYORSUN..."
Vek hasıl-ı kelam: biraz salmak lazım, biraz da sallamak... ne demiş atalar " Adım hıdır, elimden gelen budur". Demiyoruz işte biz öyle, YAPACAM, EDECEM modundayız sürekli... HER YERE YETİŞECEĞİZ, DÜNYAYI KURTARACAĞIZ falan...
"Çocuk da yaparım, kariyer de" diye yediler beynimizi. Biz yırtınırken, erkekler genelde uyumayı tercih etti... Kadın hırs yaptı, geceyi gündüze kattı, çocuk da yaptı kariyer de... Eee sonra n'oldu? Başı göğe mi erdi? Erkenden yaşlandı, depresyona girdi, hayattan bir lezzet alamadı...
İşte bu resimlerle kandırdılar bizi... Hem işte çalıştırdılar, hem evde... Etimizden, sütümüzden, yünümüzden faydalandılar...
Hayır ben kendimi anlamıyorum, KARŞIDAN YÜKLENENLER klasörünün yarısı AKADEMİK MAKALE, TEZ diğer yarısı KEÇE BROŞ, CUPCAKEli MASA ÖRTÜSÜ vb. Kişilik bozukluğu var galiba bende :)
Çok dallı budaklı bir yazı oldu. Bunların her biri hakkında sayfalarca yazabilirim...
ANA FİKİR: Kendini çok kasmayacaksın, mükemmel olmayacaksın, bazı şeyleri de ahirete bırakmak lazım, hırs yap yap nereye kadar hacı? Azıcık tevekkül...
Hayatı anlayarak yaşamaya çalıştığım bu dünyada, bir nevi yazarak olayları daha iyi anlamlandırma yeri burası benim için.Düşündüklerim, kendimce tespitlerim, olumlu ve olumsuz olarak etkilendiğim hadiseler...
feminist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
feminist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Şubat 2013 Cumartesi
10 Aralık 2011 Cumartesi
Bir Program, Bir kitap
Bu gün BURÇ FM’de İmza Günü adlı programda Rahmetli Prof. Dr. İbrahim Canan hocanın son kitabı hakkında konuşuluyordu. Kitabın editörünün şu tespiti çok hoşuma gitti. Benim gibi kadına karşı pozitif ayrımcılığı savunan ( feminizmi demiyorum, dikkatinizi çekerim, feminizme karşıyım çünkü, o da ayrı bir yazı konusu) birinin hayatında sıkça yer vereceği bir tespit oldu bu.
"Yaklaşık şunun gibi bir şeyler söyledi:
İslam tarihinde bize örnek hanım, eş olarak sunulabilecek üç kadın vardır. Hz. Hatice, Hz. Ayşe, Hz. Fatma. Yani bir Müslüman erkek bunların birini tercih etmelidir.
1- Hz. Hatice, zengin ve soylu bir kadındır. Şimdiki zengin iş kadınları gibidir. Hayatında asla çamaşır, bulaşık yıkamamıştır. Hep hizmetçileri olmuştur.
2- Hz. Ayşe, ilim sahibi akıllı, zeki bir kadındır. Şimdiki üniversite mezunu kadın gibidir.
3- Hz. Fatma, ev hanımıdır. Günümüzdeki fazla eğitim görmemiş, ev işlerinde mahir kadınlar onun yerindedir.
Eğer ki Hz. Ayşe gibi biriyle evlenmeyi tercih ediyorsanız, ondan Hz. Fatma gibi yemek yapmasını bekleyemezsiniz!"
Evet işte böyle! Daha da güzeli bunları bir erkeğin dilinden duymaktı :)
Ben bunları zaten biliyordum ama buradaki şu tespit hoşuma gitti: Bir Müslüman bu üçünden birini seçmeli ve ondan sadece kendi kapasitesinde özellikler beklemeli!
Bilindiği üzere Hz. Fatma, hep bize örnek gösterilen kadındır... Nedense artık ! ? ! % &
Ama benim favorim hep Hz. Ayşe olmuştur. Akıllı, zeki, espirili, ilim ehli ,hakkını savunan, sözünü esirgemeyen, Müslüman kadının haklarını müdafa eden... Bundandır ki kızım olursa adını AYŞE koymayı çok istiyorum.
“Ve adamcağız dedi ki ben klasik Anadolu ailesinde büyüdüm yani babamın anneme hiç iltifat ettiğini duymadım ve erkekliği, babalığı böyle öğrendim. 30 yaşında evlendim. Ama sonra Hz. Peygamber’in hayatını okuyunca onun hanımlarına ne kadar naif, kibar davrandığını öğrendim. Ve ben de hanımıma öyle davranmaya çalışıyorum. “
İşte bu da bize İslam’ın ve Sünnetin gücünü gösteriyor! Bilinçli Müslüman böyle olmalı! Anadan babadan gördüğünü bir kenara atıp Peygamberinden gördüğüne sarılmalı. Peygamberimizin şefaati ancak böyle elde edilir. ŞEFAAT YA RASULALLAH! Diye ağlaşmakla değil!
NOT: Bir de kitap çekilişi için mail gönderdim radyoya :). Bu kitabı mutlaka edinmeliyim. Ya çekilişle ya da kendim alarak!
1 Kasım 2011 Salı
İnsanlığımıza Saldıran Reklamlar
Reklam Ahlakı” diye bir kavram var mı bilmiyorum ama olmalı!
Bazı reklamlardaki söylemlerden son derece rahatsız oluyorum. Reklamın amacı ürünü tanıtmak, övmek, hatta baya bir abartarak allayıp pullamaktır. Bunu normal karşılarım elbet.
Ama VAHŞİ KAPİTALİZMi benimseyen tüccarlar ve onların reklam şirketleri daha da ileriye gidiyorlar. İnsanın ruhuna saldırıyorlar! İnsan nefsinin zayıf noktalarını kamçılayarak, insanî özelliklerimiz yerine hayvânî olanı seçmemizi dayatıyorlar.
Bunu yıllardır kapitalizmin kalbi olan AMERİKA ve diğer ecnebî markaları yapıyor zaten. Onların dini imanı para zaten, o yüzden çok da garip gelmiyordu bana bu. Somutlaştırırsak eğer; PEPSİ yıllardır DAHA FAZLASINI İSTE! Diye gazlı içecekle beraber gazı da veriyor bize! İnsanlara tatmin olmamayı, her zaman daha fazlasını istemeyi, günde 3-5 litre PEPSİ içmeyi telkin ediyor.
Bir diğer örnek de LORYAL ( L'oreal) ’in meşhur sloganı ÇÜNKÜ BEN BUNA DEĞERİM! Bu sloganın benim zihnimde canlandırdığı şu. Mesela küçük bir krem alacaksın 75 – 100 TL markası da LORYAL. Ahan da o an diyorsun ki “ Benim kadar özel bir insan, tabii ki de 75 tl lil krem kullanacak! Ben buna değerim! Benim tenim çok kıymetli? Vb. vb.” Adamlar böylece 30 TL lik malı 100TL ye kakalıyor. Bir de üstüne kadıncağız her kremi kullandığında, TVde her reklamı gördüğünde iyice havaya giriyor, kendisinin çok değerli olduğu hususunda. Yani bu marka üründen ziyade PSİKOLOJİK HAL pazarlıyor bence!
Gelelim zurnanın zırt dediği deliğe! Radyoda kulağımı tırmalayan BELLONA reklamına! DAHA AZIYLA YETİNMEYENLERE! Diyor reklamda! Peki sorarım size daha azıyla yetinmek kötü bir şey de, ben mi bilmiyorum? Yoksa bunlar yeni bir İNSANLIK ANLAYIŞI mı oluşturmaya çalışıyorlar. Bir de İDARE EDEMEM diye cırlayan bir kadın vardı bu firmanın reklamlarında (İSTİKBAL)!
Radyo reklamının sonunda bir kadın “ BELLONA BENİM HAKKIM!” diyor bir de üstüne üstlük. Tam bir kocaya çemkirme cümlesi! Kadınları fitliyor resmen bu reklam! Karı- koca ve her türlü kadın- erkek ilişkisinde feminist ötesi bir tutum benimseyen ben bile bu kadarını çoook fazla buluyorum.

Bizim kültürümüzde ve dinimizde İDARE ETMEK, AZLA YETİNMEYİ BİLMEK büyük erdemlerdendir. Hatta sadece bizim dinimizde değil hemen hemen tüm dinlerde ortak paydadır bu! Çünkü insan ruhu bunu ister lakin nefsi istemez!
İnsan ruhu fakire yardım edince huzur bulur, israf ve şatafatta sıkılır, bunalır! İnsan nefsi ise harcadıkça harcamak ister. Eşyaya sahip oldukça haz duyar insan. Fakat HUZUR ve HAZ farklı kavramlardır.
BELLONA, AYAKKABI DÜNYASI gibi bu ülkenin bağrından kopmuş firmaların insan fıtratına saldıran, nefsi azgınlaştırmaya yönelik reklamları bana çok dokunuyor ve bu markalardan soğumama neden oluyor. Bu reklamlar bende ters etki yapıyor!
Gavur zaten gavurluğunun gereğini yapıyor da bizimkiler ne yapıyor? Acaba kendilerine dönüp sordular mı bu soruyu hiç? Para kazanmaksa mesele tüm yollar mübah mıdır?
Farkında olmasak da etraf EN İYİSİNİ HAKETTİĞİNİ iddia eden insanlarla dolu… Ve bu beraberinde pek çok sosyal ve ekonomik sorunu da barındırıyor ki bu ayrı bir yazı konusu.
Bülen Akyürek’in şu sözü cuk olacak buraya “ Huzur İslamda, konfor cennette!”.
Konforu “BİR de yetmez ÜÇ tane, ÜÇ de yetmez BEŞ tane…” şarkısıyla coşarak BELLONA’da arayanlara duyrulur!
Bazı reklamlardaki söylemlerden son derece rahatsız oluyorum. Reklamın amacı ürünü tanıtmak, övmek, hatta baya bir abartarak allayıp pullamaktır. Bunu normal karşılarım elbet.
Ama VAHŞİ KAPİTALİZMi benimseyen tüccarlar ve onların reklam şirketleri daha da ileriye gidiyorlar. İnsanın ruhuna saldırıyorlar! İnsan nefsinin zayıf noktalarını kamçılayarak, insanî özelliklerimiz yerine hayvânî olanı seçmemizi dayatıyorlar.
Bunu yıllardır kapitalizmin kalbi olan AMERİKA ve diğer ecnebî markaları yapıyor zaten. Onların dini imanı para zaten, o yüzden çok da garip gelmiyordu bana bu. Somutlaştırırsak eğer; PEPSİ yıllardır DAHA FAZLASINI İSTE! Diye gazlı içecekle beraber gazı da veriyor bize! İnsanlara tatmin olmamayı, her zaman daha fazlasını istemeyi, günde 3-5 litre PEPSİ içmeyi telkin ediyor.
Bir diğer örnek de LORYAL ( L'oreal) ’in meşhur sloganı ÇÜNKÜ BEN BUNA DEĞERİM! Bu sloganın benim zihnimde canlandırdığı şu. Mesela küçük bir krem alacaksın 75 – 100 TL markası da LORYAL. Ahan da o an diyorsun ki “ Benim kadar özel bir insan, tabii ki de 75 tl lil krem kullanacak! Ben buna değerim! Benim tenim çok kıymetli? Vb. vb.” Adamlar böylece 30 TL lik malı 100TL ye kakalıyor. Bir de üstüne kadıncağız her kremi kullandığında, TVde her reklamı gördüğünde iyice havaya giriyor, kendisinin çok değerli olduğu hususunda. Yani bu marka üründen ziyade PSİKOLOJİK HAL pazarlıyor bence!
Gelelim zurnanın zırt dediği deliğe! Radyoda kulağımı tırmalayan BELLONA reklamına! DAHA AZIYLA YETİNMEYENLERE! Diyor reklamda! Peki sorarım size daha azıyla yetinmek kötü bir şey de, ben mi bilmiyorum? Yoksa bunlar yeni bir İNSANLIK ANLAYIŞI mı oluşturmaya çalışıyorlar. Bir de İDARE EDEMEM diye cırlayan bir kadın vardı bu firmanın reklamlarında (İSTİKBAL)!
Radyo reklamının sonunda bir kadın “ BELLONA BENİM HAKKIM!” diyor bir de üstüne üstlük. Tam bir kocaya çemkirme cümlesi! Kadınları fitliyor resmen bu reklam! Karı- koca ve her türlü kadın- erkek ilişkisinde feminist ötesi bir tutum benimseyen ben bile bu kadarını çoook fazla buluyorum.

Bizim kültürümüzde ve dinimizde İDARE ETMEK, AZLA YETİNMEYİ BİLMEK büyük erdemlerdendir. Hatta sadece bizim dinimizde değil hemen hemen tüm dinlerde ortak paydadır bu! Çünkü insan ruhu bunu ister lakin nefsi istemez!
İnsan ruhu fakire yardım edince huzur bulur, israf ve şatafatta sıkılır, bunalır! İnsan nefsi ise harcadıkça harcamak ister. Eşyaya sahip oldukça haz duyar insan. Fakat HUZUR ve HAZ farklı kavramlardır.
BELLONA, AYAKKABI DÜNYASI gibi bu ülkenin bağrından kopmuş firmaların insan fıtratına saldıran, nefsi azgınlaştırmaya yönelik reklamları bana çok dokunuyor ve bu markalardan soğumama neden oluyor. Bu reklamlar bende ters etki yapıyor!
Gavur zaten gavurluğunun gereğini yapıyor da bizimkiler ne yapıyor? Acaba kendilerine dönüp sordular mı bu soruyu hiç? Para kazanmaksa mesele tüm yollar mübah mıdır?
Farkında olmasak da etraf EN İYİSİNİ HAKETTİĞİNİ iddia eden insanlarla dolu… Ve bu beraberinde pek çok sosyal ve ekonomik sorunu da barındırıyor ki bu ayrı bir yazı konusu.
Bülen Akyürek’in şu sözü cuk olacak buraya “ Huzur İslamda, konfor cennette!”.
Konforu “BİR de yetmez ÜÇ tane, ÜÇ de yetmez BEŞ tane…” şarkısıyla coşarak BELLONA’da arayanlara duyrulur!
27 Haziran 2011 Pazartesi
Evden Bir Süre Uzaklaşmak
Tebdil-i mekanda ferahlık vardır sözü gerçekten çok doğru. Zaten isabetli bir tespit olmasaydı bugünlere kadar ulaşamazdı bu söz, söylendiği yerde kalırdı. Benim için pek bir cazibesi olmayan KOCANIN MEMLEKETİNE GİTMEK türünden bir tatil geçirdimse de şikâyetçi değilim. Hatta güzeldi, değişiklik oldu. Bana bir de şöyle bir olumlu etkisi oldu kj; evimi özledim! Evde oturasım, iş-güç, pasta-börek yapasım var acayip. Yani evime bağlılığımı arttırdı bu evden uzaklaşma . Anladım ki aslında benim güzel bir evim ve yaşamım var çok şükür. EVİM GÜZEL EVİM… (Ama beni ne kadar idare eder bu tatil bilemiyorum, garanti veremiyorum…)
Bireysel takılmayı seven birisiyim. Ondan dolayı 2-3 günden sonra akraba ortamlarından sıkılıyorum. Ben canı isteyince bir şeyler atıştıran, kafasına esince kitap okuyan, eşyalarını evin her köşesine yayıp ancak keyfi gelirse onları toparlayan birisiyim. Ama bunları kalabalık akraba ortamında yapmak çok zor hatta imkânsız. Çünkü kalabalık aile ortamında her şey birlikte yapılıyor. Her hareketinden herkes haberdar oluyor. Canın bir köşede, boş boş bakarak oturmak istese çevrendekiler senin KÜSTÜĞÜNÜ sanabilir mesela. Zaten öyle boş boş oturmalık veya kitap okumalık ortam yok ki cumbur cokuş, kalabalık, geniş ailede. Sağolsun kayınvalidem ve diğer akrabalar benden EVİN GELİNİ olarak iş- güç yapmamı beklemiyorlar. Ama belirttiğim gibi her şeyi koro halinde yapmak bile bir süre sonra beni bunaltmaya yetiyor.
Anneliğe de belki bu yüzden tam alışamadım. Bireysel değilim artık. Bir de yanımda hiç ayırmadığım yegâne aksesuarım var; oğlum! Çanta gibi, cep telefonu gibi bir şey benim için artık o. İşin zor yanı onlar gibi cansız ve ruhsuz değil!
Anneliğin fedakârlık istemesi bu belki de.
16 Haziran 2011 Perşembe
Kadın Olmak

Kadın olmak bu hayata 1-0 geriden başlamaktır hep. Bu sadece bizim ülkemizde böyle değil, İslam coğrafyasıyla da sınırlı değil. Tüm dünyada, tüm kültürlerde böyle. Yıllardır sorguladığım bir gerçek bu.
Esas sorguladığım şu ki: tamam dünyada alenî bir haksızlık var kadına karşı. Bu bir realite. Peki Rabbimizin bizden istediği yaşam şekli nasıl birşey? Kadınlar gerçekten evde oturmaya programlı mı yaratılmış? Buna hiç bir zaman i-na-na-ma-dım. İnanmak için zorlasam da kendi mi yaratılış amacına aykırı bir kere insanın...( bu ayrı bir yazı konusu, kısa kesiyorum).
Erkek kardeşim olmadığı için çocukluk yıllarımda kız- erkek eşitsizliğini pek farketmedim. Babamın annemi sürekli sosyal ve entellektüel çalışmalar için destekleyen yönü de bu ayrımı hissetmemi geciktirdi. Tabi yıllar geçtikçe, hayatın sadece ailemde gördüklerimle sınırlı olmadığını anladım.
Üç kız kardeştik ve evimizde asla ERKEK ÇOCUK tamlaması geçen bir cümle duymamıştım. Ortaokul veya liseye giderken biri anneme ERKEK olur umuduyla dördüncü çocuğu düşünüp düşünmediklerini sorduğunda çok şaşırmıştım. Çünkü hayatımda böyle kavramlar yoktu benim.
Sonraları anladım ki benim ailem Türkiye'de ender rastlanır bir örnekmiş.
Kadın- erkek eşitsizliğine isyanlarım devam ededursun nişanlandım, evlendim şimdi de bebeğim oldu. Ama hala kafamda dengeleri kurabilmiş değilim. Daha doğrusu ruhuma, kadına biçilen ROLÜ KABUL ETTİREBİLMİŞ değilim!
Çocuğumun olmasıyla tam anlamıyla KADIN oldum ve kadınların dışlandığı hayattan bir anda soyutlanmış buldum kendimi. Önceden kıyısından, köşesinden yakalamaya çalıştığım yaşam, şimdi evde bebeğimle birlikte oturmaktan ibaret benim için. Bu günlerimin geçici bir zaman zarfı olduğu hususunda kendime terapi yapıyorum ama pek ikna edemiyorum kendimi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


