kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2018 Salı

Home Office Denemesi 1 (ilk ve son da denebilir)

Birkaç gün önce bizim iki oğlan olağanüstü bir şekilde aynı anda ve akşam 8 sularında uyudular. Benim salim kafayla ve dahi ilhamla yazmam gereken bir şeyler vardı. Bundan iyi fırsat mı olur, hemen salondaki yemek masasına açtım bilgisayarımı, eşimin de işleri vardı, o da karşıma geçti, oldu mu sana bizim masa "homofis"! Çayı da demlemişiz bir ben getiriyorum ikimize, bir eşim getiriyor. Pür dikkat işimizle uğraşıyoruz, sanki patron başımızda, kaytarma falan yok! Böyle anlatınca bile insanın hoşuna gidiyor valla, ne akşamdı bee.

Neyse efendim hani biz de bir anlayış vardır ya "Çok güldük kesin başımıza kötü bişey gelecek sendromu" işte ondan mı dersiniz, yoksa "çocuklarını tanıyan ana" mı dersiniz bilmem... Bir ara dedim ki "Bizim bebeler uyuyor ama benim içim rahat değil" hissettim, acısı çıkardı kesin, çünkü bu olağandışıydı, ben böyle konforlu bir şekilde bu saat diliminde çalışamazdım! Neyse saatler ilerledi eşim bilgisayardaki işini bitirdi ve her düz mantık erkek gibi yatıp uyumayı seçerken, ben kırk yılda bir yazma işimi tamamlamanın mutluluğuyla "bloga yazı yazayım, kitap okuyayım" lüksüne daldım. Gece saat 1-2 gibi bizim bebeler uyandı,o sırada ben uyanıktım, başıma kaldılar resmen. Ve 4'te uyudular!!! Daha doğrusu ben artık bayıldım, son gördüğüm saatin 4 olduğuydu, o sırada onlar uyanıktı hala, hangi saatte ne suretle uyudular bilemiyorum. Peki akabinde ne oldu? Bu bebebeler sanki gece 4'te yatmamış gibi sabah 8'de kalktılar ki hafta sonu olmasına rağmen! Ben tabi ertesi sabah zombi gibiyim, isyanlardayım...

Kıssadan hisse:
- Analar için "boş, serbest, özgür zaman yoktur. Velev ki olur gibi olursa da fazlasıyla telafi edilir."
- Babalar bu tür hadiselerden ya hiç etkilenmez ya da en asgari düzeyde etkilenir gibiymiş gibi olur, o kadarcık.
- "Homofis senin neyine kızım?" daha nasıl yazıldığını bile bilmiyorsun, girmişsin bir havalara!
- Bir daha bebeler böyle anormal vakitlerde uyursa, zorla uyandır!

1 Mart 2016 Salı

Kitaplarıma; Varlığın Yakıyor Yokluğun Yok Ediyor!


Taşındık! Böyle bir kelimeyle ne güzel söyleniyor değil mi? Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor! Taşınmadan uzun süre önce kitapları kolilemeye başladık, nereye elimizi atsak kitap çıkıyor... Kitaplıktan, vitrinden, yatağın altından, balkondan. Baktık bu kitaplara koli yetmeyecek önden baya bir koliyi götürüp kitapları yeni eve boşalttık, kolileri tekrar kullandık. Tabi eşim sürekli söyleniyor 'Atalım bunları, eleyelim! Her taşındığımızda sayıları giderek artıyor vb.' Ben ise kitaplarla sıkı gönül ilişkisi kuranlardanım. Okuduğum kitapları asla elden çıkaramam, orada var olduğunu bildiğin eski bir arkadaş gibi beklerler kenarda, görünce mutlu olurum. Tabi bir de henüz okumadıklarım vardır, onları da hep bir gün okuyacağımı düşünürüm.

Bir de tek suçlu ben değilim, eşim de kendi çapında okumaya meraklı. Onun ilgi alanıyla benimki farklı olduğu için ortak kitaplara pek takılmayız, bu nedenle de kitap sayısı biraz daha artıyor tabi. Bir de bizim oğlan var. 5 Yaşına girecek. Onun dinazorlu, okyanuslu, korsanlı hikaye, etkinlik, boyama kitapları da eklenince... Taşınırken gözümü kararttım bir an oğlanın hepsini boyadığı bir boyama kitabını geridönüşüme koydum. Çocukta 6.his mi vardır nedir, onca kargaşada fark etti! "Anne kitabım nerede, ben ona bakacaktım, atmadın değil mi?" tövbee, bozuntuya vermeden çıkardım verdim. Yine bir şey atmayı başaramadım!

Yeni eve taşındık bitmedi kitap krizimiz. yerleştir yerleştir bitmiyor! Artık bazıları kolide kaldı, öyle bekliyorlar... Evlenirken alınan meşhur salon takımını almamıştım hani konsollu falan olan. Sadece bir adet vitrin almıştım onu da kitaplık yapmak niyetiyle. En başta niyetim kitaplık olduğundan cam olan raflarının yerine bir de tahta raf yaptırmıştım. İlk evlenince "Aaa yeni gelin evi, vitrin olarak kullan biraz..." yönlendirmeleri ile vitrin vazifesi gördü. Zamanla bir raf iki raf derken yarı yarıya kitap doldu. Şimdi ise komple kitaplık yaptım gitti. Tabi kolide hala bekleyen kitaplar var.

Asıl diyeceğime gelemedim bir türlü. Yeni kitap alacağım bir aydır ama gündemimiz bu minval üzere olduğu için eşime diyemedim bir türlü cesaret edip. Dışarı da çıkamıyorum ki kendim alayım. Tabi bu arada biz Hacamat, Derin Tarih, CF, Gerçek Hayat, Bilim Teknik, Bilim Çocuk, Meraklı Minik, CafCaf aldık yeni eve taşındıktan beri. Çoluk çocuğun rızkını dergiye yatırıyoruz sanırım... Neyse sonunda açtım siteyi verdim siparişleri, eşime "Hadi ödemeyi yap, kitap alıyorum." dedim. "Evde bir sürü var, onları oku." dedi. 'He he' dedim. Fazla tepki vermedi beni kararlı görünce :) Neyse asıl mesele bu da değil. Amma uzattım ya... Ben böyle mutluyum kendime üç tane kitap sipariş ettim diye, sonra oğlana dedim ki o da mutlu olsun diye "Senin için de bir tane kitap aldım oğlum. (Küçük Kara Balık)". Sonra bir an jetonum düştü, en ben OYUN TAKVİMİni kimin için aldım? Oğlan için. E doğumla ilgili kitabı kimin için aldım, karnımdaki oğlum için... E ben kendime hiç birşey almamışım ki! Bir an karışık duygular hissettim. Öncelikle ben artık iyice ANNE OLMUŞUM dedim.

Aslına bakarsanız bunların hepsini ben kendim için aldım! Bir ben vardır bende benden içeru tarzı bir şey. Demek ki annelik tasavvufî pencereler de açıyor :). İşin kötüsü kitapları 'ben' aldı oluyorum! Bir sorun ama niye alıyorum, kime alıyorum...


2 Şubat 2013 Cumartesi

Mükemmel Kadın Olmak?

Şimdi yazacaklarımın içeriğine benzer bir yazı okumuştum daha önce nette. Şimdi bulamadım da neyse...

Günümüz yaşamı bize MÜKEMMEL KADIN olmayı dayatıyor gerçekten! Biz de kapılmışız akıntıya gidiyoruz... PÜÜVV...

Ev temiz olacak ki ne temiz! Deterjan reklamlarındaki gibi daima lavabo par- la- ya- cak! Evin dekorasyonu uyumlu olacak! Kocan - çocuğun temiz ve ütülü giyinecek! Yemek yapılacak! Eş dost misafir edilip, abartılı hazırlıklar yapılacak!

Kayınvalideye gelinlik, ana- babaya evlatlık, devlete memurluk, kocaya karılık, okula öğrencilik, yan dairede oturana komşuluk, çocuğa analık yapılacak! CAK CAK CAK...

İyi de pardon bunları 1 ( yazı ile BİR) kişi mi yapacak? Bu kadarla kalsa neyse, facebook'a girilecek, gmail, hotmail, mynet mail, yahoomail kontrol edilecek, twitter a göz atılacak, haber sitesine bakılacak, vb. vb. vb. haa bir de bu blog var tabi!

Bunlar da benim dertsiz başıma aldığım dertler... Tez yazılacak, çocuğun altı değiştirilecek, karnı doyurulacak... Leyla ile Mecnun izlenecek... Postcrossing yollanılacak...spora gidilecek..



Burada yazamadığım daha niceleri... Demek istediğim şudur ki: Niye çocuğum hep temiz giyinmek zorunda? Adı üzerinde bebe daha, hem de Angara bebesi :). Bazen evden çıkarken alıyor beni bir telaş " AA ÇOCUĞUN ÜSTÜ KİRLİ; HEMEN DEĞİŞTİRELİM!", eşimin cevabı " YOLDA GELİRKEN OLDU." deriz :))

Misafir gelince dellendiğim için ben, eşim " MİSAFİR FALAN ÇAĞIRMA. STRESE GİRİYORSUN; BENİ DE MAHVEDİYORSUN..."

Vek hasıl-ı kelam: biraz salmak lazım, biraz da sallamak... ne demiş atalar " Adım hıdır, elimden gelen budur". Demiyoruz işte biz öyle, YAPACAM, EDECEM modundayız sürekli... HER YERE YETİŞECEĞİZ, DÜNYAYI KURTARACAĞIZ falan...

"Çocuk da yaparım, kariyer de" diye yediler beynimizi. Biz yırtınırken, erkekler genelde uyumayı tercih etti... Kadın hırs yaptı, geceyi gündüze kattı, çocuk da yaptı kariyer de... Eee sonra n'oldu? Başı göğe mi erdi? Erkenden yaşlandı, depresyona girdi, hayattan bir lezzet alamadı...

İşte bu resimlerle kandırdılar bizi... Hem işte çalıştırdılar, hem evde... Etimizden, sütümüzden, yünümüzden faydalandılar...


Hayır ben kendimi anlamıyorum, KARŞIDAN YÜKLENENLER klasörünün yarısı AKADEMİK MAKALE, TEZ diğer yarısı KEÇE BROŞ, CUPCAKEli MASA ÖRTÜSÜ vb. Kişilik bozukluğu var galiba bende :)

Çok dallı budaklı bir yazı oldu. Bunların her biri hakkında sayfalarca yazabilirim...

ANA FİKİR: Kendini çok kasmayacaksın, mükemmel olmayacaksın, bazı şeyleri de ahirete bırakmak lazım, hırs yap yap nereye kadar hacı? Azıcık tevekkül...

20 Şubat 2012 Pazartesi

Ne Okuyorum? "Kadın Nasıl Mutlu Olur?"


Nuriye Çeleğen'den "Kadın Nasıl Mutlu Olur?" u okuyorum şimdilerde.

İlk bölüm normal kitap şeklinde. İkinci bölümde ise
Türkan Şoray
Belkıs Akkale
Sezen Aksu
Adile Naşit
gibi ünlülerle yapılan röportajlar yer alıyor. Röportaj soruları şu minval üzere:

" Kadın nasıl mutlu olur?"
" Sizi neler mutlu eder?"
" Ölüm, ahiret, ibadet hakkındaki düşünceler."

Akıcı bir kitap, dili basit, hızlı ilerliyor. Tavsiye ederim.

Dikkatimi çeken bir iki noktayı paylaşıyorum:

" Neden geldik bu dünyaya ve nereye gidiyoruz diye hiç düşündünüz mü?" diye soruyor yazar. Bazıları HİÇ DÜŞÜNMEDİM diyor. Pek inanılası gelmedi bana ama... Çoğu da BUNLAR DERİN MEVZULAR, BUNLARA GİRMEYELİM diyor. Neresi derin yaw? Bunlar hayatın ta kendisi! Yaşamın birinci ve en temel sorusu. Bu sorular ve cevapları olmadan hayat neye benzer ki?

"Ahirete inanır mısınız?" diye soruyor yazar. " BUNUN CEVABI BENİM ÖZELİM, PAYLAŞAMAM." diyorlar. Haydaaa.... Sanki vücut ölçülerini sordu... Tööbe tööbe... Bu ne yaa? Hayatlarının tüm ayrıntısını kameralar önünde yaşayan insanlar nasıl birden SIR KÜPÜ oluyorlar anlamış değilim!

10 Aralık 2011 Cumartesi

Bir Program, Bir kitap



Bu gün BURÇ FM’de İmza Günü adlı programda Rahmetli Prof. Dr. İbrahim Canan hocanın son kitabı hakkında konuşuluyordu. Kitabın editörünün şu tespiti çok hoşuma gitti. Benim gibi kadına karşı pozitif ayrımcılığı savunan ( feminizmi demiyorum, dikkatinizi çekerim, feminizme karşıyım çünkü, o da ayrı bir yazı konusu) birinin hayatında sıkça yer vereceği bir tespit oldu bu.

"Yaklaşık şunun gibi bir şeyler söyledi:

İslam tarihinde bize örnek hanım, eş olarak sunulabilecek üç kadın vardır. Hz. Hatice, Hz. Ayşe, Hz. Fatma. Yani bir Müslüman erkek bunların birini tercih etmelidir.

1- Hz. Hatice, zengin ve soylu bir kadındır. Şimdiki zengin iş kadınları gibidir. Hayatında asla çamaşır, bulaşık yıkamamıştır. Hep hizmetçileri olmuştur.

2- Hz. Ayşe, ilim sahibi akıllı, zeki bir kadındır. Şimdiki üniversite mezunu kadın gibidir.

3- Hz. Fatma, ev hanımıdır. Günümüzdeki fazla eğitim görmemiş, ev işlerinde mahir kadınlar onun yerindedir.

Eğer ki Hz. Ayşe gibi biriyle evlenmeyi tercih ediyorsanız, ondan Hz. Fatma gibi yemek yapmasını bekleyemezsiniz!"


Evet işte böyle! Daha da güzeli bunları bir erkeğin dilinden duymaktı :)

Ben bunları zaten biliyordum ama buradaki şu tespit hoşuma gitti: Bir Müslüman bu üçünden birini seçmeli ve ondan sadece kendi kapasitesinde özellikler beklemeli!

Bilindiği üzere Hz. Fatma, hep bize örnek gösterilen kadındır... Nedense artık ! ? ! % &

Ama benim favorim hep Hz. Ayşe olmuştur. Akıllı, zeki, espirili, ilim ehli ,hakkını savunan, sözünü esirgemeyen, Müslüman kadının haklarını müdafa eden... Bundandır ki kızım olursa adını AYŞE koymayı çok istiyorum.


“Ve adamcağız dedi ki ben klasik Anadolu ailesinde büyüdüm yani babamın anneme hiç iltifat ettiğini duymadım ve erkekliği, babalığı böyle öğrendim. 30 yaşında evlendim. Ama sonra Hz. Peygamber’in hayatını okuyunca onun hanımlarına ne kadar naif, kibar davrandığını öğrendim. Ve ben de hanımıma öyle davranmaya çalışıyorum. “


İşte bu da bize İslam’ın ve Sünnetin gücünü gösteriyor! Bilinçli Müslüman böyle olmalı! Anadan babadan gördüğünü bir kenara atıp Peygamberinden gördüğüne sarılmalı. Peygamberimizin şefaati ancak böyle elde edilir. ŞEFAAT YA RASULALLAH! Diye ağlaşmakla değil!


NOT: Bir de kitap çekilişi için mail gönderdim radyoya :). Bu kitabı mutlaka edinmeliyim. Ya çekilişle ya da kendim alarak!

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Ülkem Kadınlarının Blog Çılgınlığı


Blogları geziyorum zaman zaman, ne hoş ve orjinal kadınlar var ülkemde diye mutlu oluyorum. İnternet insanların kendini, yeteneklerini sergilemesi ve geliştirmesi için büyük bir imkan sunuyor bence. Marifet iltifata tabiidir sözüne binaen bloglara gelen tepkiler insanları daha güzelini yapmaya yönlendiriyor...

Dikkatimi çeken bir şey de niye hep kadınların blogları var? Ya da ben hep ilgi alanıma binaen hep kadınların bloglarını mı buluyorum? Ya da günümüz konu komşu kavramı olmayan, akrabalarından uzakta oturan, eve kapanmış kadınlarımız sosyalliklerini bloglar üzerinden mi sürdürüyor?

Benim esas söyleyeceğim şu ki genelde gezdiği bloglar el işleri, anne- bebek, moda, yemek gibi biz kadınlara cazip gelen yerler. Bazen de felsefî ve edebî takılanlara takılıyorum. Ama ben bu başlıkların herhangi birisi altında bir bloga sahip olabileceğimi düşünmüyorum.

Bu başlıkların ( pratik ve özgün tasarımlar, anne- bebek, yemek, moda, felsefe vb.) hepsi hayatımda az çok yer tutuyor ve ilgimi çekiyor ama hakkında bir blog yapsam sıkılır, daralır “Of aman bee hayat sadece bundan mı ibaret?” derim.

Mesela şu an belki en çok ilgimi çeken anne- bebek konusu olur ( 3 aylık oğluşum var çünkü) ama o bile bayar. AAA bu gün yeşil kaka yaptı, dün ilk defa AGU dedi, GAK dedi GUK dedi, ilk tatil, ilk diş, ilk bilmem ne... Elbette ben de normal bir anne gibi oğluşumun tüm ilklerini büyük bir heyecan ile takip ediyorum ama bunların çok da abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ha 1 ay öne konuşmuş ha sonra ne fark eder. Bakın etrafınıza tüm insanlar konuşuyor! Eninde sonunda ( Allah’ın izniyle) konuşacak zaten. Bu tür fiziksel ve duyuşsal gelişimleri abartmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Ben blogumda anne- çocuk başlığına şu şekillerde değinirim
1- Gerçekten birilerine yararlı olacağını düşündüğüm hususlarda, yön gösterici olacak tarzda yaşadığım hadiselere yer vererek
2- Çocuğun ahlakî ve duygusal gelişimi ile ilgili olarak

Şimdi bana denilebilir ki bir söylediklerine bak bir de yaptığına... Tutmuş http://tesetturgelinlik.blogspot.com/ diye blog yapmışsın. Onun kuruşunu hemen anlatayım. Evlilik hazırlığında iken kendi bilgisayarıma öyle çok tesettür gelin başı fotoğrafı yüklemiştim ki kendimce bir arşiv oluşmuştu. Ben uğraştım bari işe yarasın diye bunu insanlarla paylaşmak istedim. O zaman böyle google görseller falan da yoktu. Emek verdim yani epeyce . Sonra da “insanlar düğünlerinde baş açmaya özenmesinler, onlara güzel örnekler sunayım” gibi bir felsefeyle devam etti. Çok da aktif değilim zaten o blogta. Üstüne düşsem çok daha süper olabilirdi.
Hayatımın pek çok noktası olduğu gibi bu da bir noktası idi. Nişanlandım, evlendim, çok yakınlarımın düğünlerine katıldım dolayısıyla hayatta az da olsa yeri olan bir gerçek bu. Tesettür gelin başları şu an benim ilgi alanıma girmese de biliyorum ki benim 3 sene önce yaşadığım heyecan ve telaşeyi şimdi yaşayanlar var ve onlara fikir verebilirim belki. İşte bol eleştiriye açık olabilecek blogumun hikâyesi bu.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Evden Bir Süre Uzaklaşmak


Tebdil-i mekanda ferahlık vardır sözü gerçekten çok doğru. Zaten isabetli bir tespit olmasaydı bugünlere kadar ulaşamazdı bu söz, söylendiği yerde kalırdı. Benim için pek bir cazibesi olmayan KOCANIN MEMLEKETİNE GİTMEK türünden bir tatil geçirdimse de şikâyetçi değilim. Hatta güzeldi, değişiklik oldu. Bana bir de şöyle bir olumlu etkisi oldu kj; evimi özledim! Evde oturasım, iş-güç, pasta-börek yapasım var acayip. Yani evime bağlılığımı arttırdı bu evden uzaklaşma . Anladım ki aslında benim güzel bir evim ve yaşamım var çok şükür. EVİM GÜZEL EVİM… (Ama beni ne kadar idare eder bu tatil bilemiyorum, garanti veremiyorum…)

Bireysel takılmayı seven birisiyim. Ondan dolayı 2-3 günden sonra akraba ortamlarından sıkılıyorum. Ben canı isteyince bir şeyler atıştıran, kafasına esince kitap okuyan, eşyalarını evin her köşesine yayıp ancak keyfi gelirse onları toparlayan birisiyim. Ama bunları kalabalık akraba ortamında yapmak çok zor hatta imkânsız. Çünkü kalabalık aile ortamında her şey birlikte yapılıyor. Her hareketinden herkes haberdar oluyor. Canın bir köşede, boş boş bakarak oturmak istese çevrendekiler senin KÜSTÜĞÜNÜ sanabilir mesela. Zaten öyle boş boş oturmalık veya kitap okumalık ortam yok ki cumbur cokuş, kalabalık, geniş ailede. Sağolsun kayınvalidem ve diğer akrabalar benden EVİN GELİNİ olarak iş- güç yapmamı beklemiyorlar. Ama belirttiğim gibi her şeyi koro halinde yapmak bile bir süre sonra beni bunaltmaya yetiyor.

Anneliğe de belki bu yüzden tam alışamadım. Bireysel değilim artık. Bir de yanımda hiç ayırmadığım yegâne aksesuarım var; oğlum! Çanta gibi, cep telefonu gibi bir şey benim için artık o. İşin zor yanı onlar gibi cansız ve ruhsuz değil!

Anneliğin fedakârlık istemesi bu belki de.

16 Haziran 2011 Perşembe

Kadın Olmak


Kadın olmak bu hayata 1-0 geriden başlamaktır hep. Bu sadece bizim ülkemizde böyle değil, İslam coğrafyasıyla da sınırlı değil. Tüm dünyada, tüm kültürlerde böyle. Yıllardır sorguladığım bir gerçek bu.
Esas sorguladığım şu ki: tamam dünyada alenî bir haksızlık var kadına karşı. Bu bir realite. Peki Rabbimizin bizden istediği yaşam şekli nasıl birşey? Kadınlar gerçekten evde oturmaya programlı mı yaratılmış? Buna hiç bir zaman i-na-na-ma-dım. İnanmak için zorlasam da kendi mi yaratılış amacına aykırı bir kere insanın...( bu ayrı bir yazı konusu, kısa kesiyorum).
Erkek kardeşim olmadığı için çocukluk yıllarımda kız- erkek eşitsizliğini pek farketmedim. Babamın annemi sürekli sosyal ve entellektüel çalışmalar için destekleyen yönü de bu ayrımı hissetmemi geciktirdi. Tabi yıllar geçtikçe, hayatın sadece ailemde gördüklerimle sınırlı olmadığını anladım.
Üç kız kardeştik ve evimizde asla ERKEK ÇOCUK tamlaması geçen bir cümle duymamıştım. Ortaokul veya liseye giderken biri anneme ERKEK olur umuduyla dördüncü çocuğu düşünüp düşünmediklerini sorduğunda çok şaşırmıştım. Çünkü hayatımda böyle kavramlar yoktu benim.
Sonraları anladım ki benim ailem Türkiye'de ender rastlanır bir örnekmiş.
Kadın- erkek eşitsizliğine isyanlarım devam ededursun nişanlandım, evlendim şimdi de bebeğim oldu. Ama hala kafamda dengeleri kurabilmiş değilim. Daha doğrusu ruhuma, kadına biçilen ROLÜ KABUL ETTİREBİLMİŞ değilim!
Çocuğumun olmasıyla tam anlamıyla KADIN oldum ve kadınların dışlandığı hayattan bir anda soyutlanmış buldum kendimi. Önceden kıyısından, köşesinden yakalamaya çalıştığım yaşam, şimdi evde bebeğimle birlikte oturmaktan ibaret benim için. Bu günlerimin geçici bir zaman zarfı olduğu hususunda kendime terapi yapıyorum ama pek ikna edemiyorum kendimi...

8 Şubat 2009 Pazar

YAMAN ÇELİŞKİ ! ! !


Normal hayatında o veya bu şekilde örtülü olan bir kişinin öncelikle kendi kına ve düğünü başta olmak üzere bilumum akraba düğününde açılmasının mantığını anlayabilmiş değilim. Bence bunun yapılmasının sebepleri şunlar:

1- "İÇİMDE KALDI" SENDROMU: Bu kimseler onun bunun demesiyle, yani dıştan gelen emirlerle başlarını ARAŞTIRMADAN, BİLİNÇSİZCE, örtmüş ve akabinde bu örtme hadisesini İÇSELLEŞTİREMEMİŞ, SİNDİREMEMİŞ kimselerdir. İlkokul 5'i bitirip başımı örttüm ve Allah'a sonsuz şükürler olsun ki hiç bir şey de İÇİMDE KALMADI!

2- "AÇIK DAHA GÜZEL OLUYOR" SENDROMU: Eğer başını açan gariban kızımızın gerekçesi bu ise öncelikle biraz daha dikkatli bakmasını öneririm. Benim blogumda da gördüğünüz üzere gayet güzel, gayet hoş modeller var eşarp için. Hatta saça kıyasla daha geniş seçenekler var.

Ayrıca eşarp yüzü çevrelediği için yüz hatlarını ortaya çıkarır ve bu da yüz güzelliğini belirginleştirir.

Ve yine ayrıca başörtüsü asillik, saflık ve vakur bir duruş katar ki bu özellikler gelinlere ve genç kızlara çok yakışmaktadır.

Kısa bazı notlardan sonra şimdi gelelim esas mevzumuza niçin AÇIK DAHA GÜZEL OLUYOR gibi bir anlayış var? Bunun için bilinçaltına girmek gerekir ve tam burada karşımıza MEDYA çıkar. Görsel, yazılı, sözlü, yalancı, dolandırıcı, badana, boyacı, abartıcı, kandırıcı, kadın vücudunu sermayesi gören, İslam'a saldırıyı görevi bilen medya! İşte bizim gariban kızcağımız da bu medyanın reklam ve dizilerle dayattığı GÜZEL KADIN tipinin benimsemiştir içten içe. Her ne kadar kendisi örtülü de olsa hep bunun gizli çelişkisiyle yaşamaktadır. Ondandır düğünde dernekten AÇILIP SAÇILMA MERAKI!



Normal bir günde dışarı başı açık olarak çıksan sana insanların dikkatle bakma ihtimalleri çok azdır, belki az bir günahla evine geri dönebilirsin AMMA düğün gibi bir ortamda oraya toplanan 200-400 kişinin gözü senin üzerindedir, başrol oyuncusu sensindir ayrıca süslü püslüsündür, AÇIKSINDIR... Normal bir günde dışarı çıkmayla düğün günü açılmanın arasındaki günah oranını var sen hesapla...


Zeka küpü kızlarımız Cerrahpaşa Tıp Fakültesi son sınıftan bu uğurda atılırken, onlarca öğretmen bunun mücadelesini senelerce verdikten sonra işsiz kalırken, üniversite kapılarında belki artık alışılmış hale gelmiş olsa da hergün bu acı binlerce kızımız tarafından çekilirken sen nasıl BİR KERE DÜĞÜNÜM OLUYOR, AÇICAM BAŞIMI gibi saçma sapan, anlamsız, alt yapısız, gereksiz, insanı çıldırtan bir cümle kurabilirsin!!!



Normalde örtülü olup da ( yani dışarıdan öyle görünen ama aslında bunu sindirememiş olan) düğünde açılanlar aşağılık kompleksi olan kimselerdir, kendileriyle barışık değillerdir, kendilerini millete gösterme ve beğendirme çabası içindedirler, en iyi ihtimalle cahillerdir ( burada kasteddiğim cahillik okul cahilliği değil, dinini bilmeme cahilliği).

Biraz sert bir üslup kullandım ama içimden geçenler bu şekilde. Ben lisede, üniversite kah kaçarak kah perukla ( ama asla bunu da kabullenmeyerek) yaşam mücadelesi verirken, meydanlara toplanıp sloganlar atarken birilerinin keyiflerine keyif katmak için başörtüsünü AÇIVERMESİNİ ka-bul-e-de-mi-yo-ruuummm!!!

Bu iş bu kadar ucuz, bu kadar basit olmamalı!