anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2018 Salı

Home Office Denemesi 1 (ilk ve son da denebilir)

Birkaç gün önce bizim iki oğlan olağanüstü bir şekilde aynı anda ve akşam 8 sularında uyudular. Benim salim kafayla ve dahi ilhamla yazmam gereken bir şeyler vardı. Bundan iyi fırsat mı olur, hemen salondaki yemek masasına açtım bilgisayarımı, eşimin de işleri vardı, o da karşıma geçti, oldu mu sana bizim masa "homofis"! Çayı da demlemişiz bir ben getiriyorum ikimize, bir eşim getiriyor. Pür dikkat işimizle uğraşıyoruz, sanki patron başımızda, kaytarma falan yok! Böyle anlatınca bile insanın hoşuna gidiyor valla, ne akşamdı bee.

Neyse efendim hani biz de bir anlayış vardır ya "Çok güldük kesin başımıza kötü bişey gelecek sendromu" işte ondan mı dersiniz, yoksa "çocuklarını tanıyan ana" mı dersiniz bilmem... Bir ara dedim ki "Bizim bebeler uyuyor ama benim içim rahat değil" hissettim, acısı çıkardı kesin, çünkü bu olağandışıydı, ben böyle konforlu bir şekilde bu saat diliminde çalışamazdım! Neyse saatler ilerledi eşim bilgisayardaki işini bitirdi ve her düz mantık erkek gibi yatıp uyumayı seçerken, ben kırk yılda bir yazma işimi tamamlamanın mutluluğuyla "bloga yazı yazayım, kitap okuyayım" lüksüne daldım. Gece saat 1-2 gibi bizim bebeler uyandı,o sırada ben uyanıktım, başıma kaldılar resmen. Ve 4'te uyudular!!! Daha doğrusu ben artık bayıldım, son gördüğüm saatin 4 olduğuydu, o sırada onlar uyanıktı hala, hangi saatte ne suretle uyudular bilemiyorum. Peki akabinde ne oldu? Bu bebebeler sanki gece 4'te yatmamış gibi sabah 8'de kalktılar ki hafta sonu olmasına rağmen! Ben tabi ertesi sabah zombi gibiyim, isyanlardayım...

Kıssadan hisse:
- Analar için "boş, serbest, özgür zaman yoktur. Velev ki olur gibi olursa da fazlasıyla telafi edilir."
- Babalar bu tür hadiselerden ya hiç etkilenmez ya da en asgari düzeyde etkilenir gibiymiş gibi olur, o kadarcık.
- "Homofis senin neyine kızım?" daha nasıl yazıldığını bile bilmiyorsun, girmişsin bir havalara!
- Bir daha bebeler böyle anormal vakitlerde uyursa, zorla uyandır!

5 Ocak 2018 Cuma

az da olsa yaz

Bu akşam oğlan tutturdu masal anlat diye. Aslında itiraf edeyim ilk önce ben dedim, sana masal anlatayım diye. Elimi verince kolumu kaptırdım lakin...

Önce kaleme aldığım, basılmasını 44 gözle beklediğim bir kaç masalımdan anlattım. Sonra tabi yine başladım uydurmaya, göbekli askeri anlat dedi. Anlattım, çok da güzel oldu bence... Güya oğlan benle dalga geçiyor "Anne su şişesini anlat." dedi. valla onu da anlattım. Hatta unutmadan not alayım bir kenara, baya baya oldu gibi :)

Uzun süredir oğlana masal anlatmıyordum, demek ki arada zoraki de olsa anlatmak, uydurmak lazım.

Göbekli asker ne mi yapıyor? Sonunda göbeğiyle anlaşma imzalıyorlar :) mutlu son. Ama onu sevmedi oğlan, uzlaşmadan yana değil. Komiklikten yana daha çok.

NOT: Neden yazdım? Neden yazmayayım ki? Burası benim blogum. Burada benim sözüm geçer. Heyyyt!

6 Aralık 2017 Çarşamba

gidememek ve düşündürdükleri


Hani geçen demiştim ya “ Haydi gel blogumuza geri dönelim” diye. Ha işte o yüzden geldim. İki gündür çocuklarsız takılabileceğim bir özgürlük alanım var. Ben bu fırsatı nasıl değerlendirdim bilin bakalım? Evde oturarak! Bilgisayar başında biraz mesai yaptım, tamam kabul, ama o kadarcık... İki gündür KAGEM’in gitmek istediğim iki programı oldu ve ben son 15 dakikaya kadar karar veremeyip son anda ikisine de GİTMEDİM! Bu gitmeme yada gidememe durumu bende sorgulamaya neden oldu. Gerçekten niye gitmedim? Aslına bakarsanız kendimce geçerli mazeretlerim belki de bahanelerim vardı. Hava çok soğuktu, hava karanlıktı, evimize ulaşım zordu, oğlanın ödevi vardı vb.

Eve, çocuklara hatta bir vucudu bulunmayan annelik kavramına yüklediğim anlamlar ve hisettiğim sorumluluklar mı beni alıkoydu? Yoksa yaşlandım ve tembelleştim mi? Yoksa eve çok mu alıştım? Peki gitmemekle çok mu kötü yaptım? Yoksa iyi mi yaptım?

İşte bu sorular kafamda dolanıyor. Oldukça içiçe geçmiş karmaşık durumlar olsa da tam bir cevabım yok. Ama şu bir gerçek ki “o eski halimden eser yok şimdi”. Belki bu derece değil ama baya değiştiğim gerçek. Peki bu değişim olumlu birşey mi? Bilmiyorum...

Yaklaşık iki senedir evdeyim, izindeyim. Henüz sıkılmaya fırsatım olmadı, öyle konu komşu gezmeye de... Nasıl bilmiyorum ama oldukça hızlı şekilde günler geçiyor... neyse... kendi kendime terapi yapıyorum. Şimdi gönlünce kültür sanat faaliyetlerine katılamıyorsun, evet, ama 12 sene sonra yanında evlatların olacak o gittiğin programlar değil diye

Heybemizi doldurmak gerektiği kanaatindeyim. Hele ki benim gibi birşeyler üretme derdinde biriyseniz bir yandan da beslenmeniz gerekiyor... O açıdan önemsiyorum seminerleri, söyleşileri, kitapları vb.

Neyse işte bugün de dertli anneden inleyen nameleri dinlediniz.. Kafada gezen tilki sayısı 150 falan, buraya düşen bir kaç tane...

23 Aralık 2016 Cuma

Çocuklarınızla AVM'nin Önünden Bile Geçmeyin!

Özellikle çoluk-çocuklu ailelerin kışın alışveriş tercihi AVM’lerden yana oluyor. Çocukları soğuktan korumak, rahatça bebek arabasını sürmek amacımız. Aman dikkat kaş yapayım derken göz çıkarmayalım! Ben derim ki bir 15 gün daha erteleyin alışverişlerinizi. Hele bir yılbaşı çılgınlığı sona ersin…

Hristiyan dünyası şuan hummalı bir koşuşturma içinde. Noel hazırlıklarından bahsediyorum. Türkiye’de çoğu çağdaş(!) vatandaşlarımızın sandığından öte, sadece ‘yeni bir yıl’ın başlangıcı değil kutlanan. Hristiyanlığın en önemli bayramıdır, noel. Hatta kullanılan renkler, çam ağacı, noel baba gibi ögeler incelenirse hristiyanlık öncesine kadar uzanır bunların kökenleri.

“Ağaç yaşken eğilir” atasözümüzü kendilerine düstur edinen batılılar, bizim laikler gibi yapmaz. Çocuklarına din sevgisini aşılar erkenden. Bunu tombul yanaklı, hediyeler dağıtan noel baba ile yaparlar, her yeri gözalıcı ışıklarla donatarak yaparlar, çam ağacının altına hediyeler dizerek yaparlar, çorapların içine şeker doldurarak yaparlar. Yetişkinlerin bile etkilendiği bu ortamlar çocuklar üzerinde nelere sebep olur acaba?

Çünkü bilirler ki çocuklar dille söyleneni değil, gördüğünü öğrenir. Yine bilirler ki ‘din’ duyguya hitap eder, gönle hitap eder. O nedenle çocuğa cazip, sevimli göstermek gerekir dini. Tonton bir noel dede iyi bir malzemedir, uçan ren geyikleri hem hayal gücüne hitap etmekte hem gönüllere yerleşmektedir. Böyle böyle dinini yani hristiyanlığı sever, benimser minik yürekler.

Onları kınamam bu yaptıkları için. Bilakis tebrik ederim. Dinlerini evlatlarına sevdirmek içindir bu çabaları. Başarılı oldukları da bir gerçek. Peki bizim hissemize düşen ne burada? Hep demiyor muyuz “Batının iyi yanlarını örnek alalım.” diye. İşte bunu örnek alabiliriz. Kandillerimizi, bayramlarımızı hatta cuma günlerini çocuklara sevdirmek adına bu yöntemleri kendimize uyarlayabiliriz.

Ama nasıl bir şeyse yüzde 90’ının Müslüman olduğunu iddia ettiğimiz ülkemizde özellikle dev AVM’ler yılbaşı/noel hazırlıkları yaparken kendilerini kaybediyorlar! En çok harcamayı bu dönem yaptıkları aşikar! Bunu görmek için AVM’ye gitmeye gerek yok. Araba ile önünden geçmeniz dahi yeterli. Koca binayı baştan aşağıya ışıklarla donatıp, en ulu çam ağacını AVM’nin önüne dikiyorlar. Hele ki içerisini ne siz sorun ne ben söyleyeyim…

Bu nedenle özellikle anne babaları uyarıyoruz; yılbaşı çılgınlığı sona erene kadar sakın çocuklarınızı AVM’ye veya bu tür çarşılara götürmeyin! Hatta önünden dahi geçmeyin! Neden mi? Yukarıda belirttiğimiz gibi, o janjanlı, rengarek, albenili, şirin süslemeler biz yetişkinleri bile cezb ediyor. Çünkü hepsi profesyonel tasarımcılar tarafından hazırlanıyor. Çocuklar ne kadar etkilenmeden kalabilir? Biz biliyoruz ki çocuklarımızın bilinçaltı, kişilik özellikleri, hayata karşı duruşları meydana geliyor, amman dikkat!

Okullarda da illaki yılbaşı kutlaması, hediyeleşmesi oluyor. Bu konuda da velilerin tepki göstermesi gerektiğini düşünüyorum… Bu konu uzar gider. Demek istediğim anlaşıldı umarım. Selamlar…

NOT: Bu yazıda özellikle fotoğraf kullanmadım, bir de ben reklamlarını yapmak istemem hristiyan örf ve adetlerinin.

Etiketler: Yılbaşı değil noel , yeni yıl değil noel , Müslüman noel kutlamaz , çocuklarınızı noelden koruyun , çocuklar için din eğitimi

13 Nisan 2016 Çarşamba

SSVD’den daha da önemli bir şey var!


SSVD’den daha da önemli bir şey var o da : ilk doğumun normal yapılması. Zaten bu sağlanırsa SSVD muhabbetine gerek kalmıyor. Bunun için de ilk bebeğini bekleyen anne adaylarının çok bilinçli olması ve doktor/ hastane seçiminde dikkatli olması gerekiyor.

Öncelikle pek çok kadının ölüm riskini gerçekten taşıyan, çok geçerli mazaretler olmaksızın sezaryen yapıldığına inanıyorum. Kim ne derse desin, bunda da doktorun yönlendirmesi çok önemli. Sonuçta uzman olan doktor, sana bilgi verecek, seni yönlendirecek olan doktor. Ve sen doğum arefesinde belki artık hastanede yatışın yapılmış olarak yatakta en aciz anlarından birini yaşıyorsun… Doktorun ağzının içine bakıyorsun.

Misal ben, ilk hamileliğimde kendimce kitaplardan, internetten çok okumuştum ama nasıl bir cahillik bilemiyorum 40+6’da “Çok geçikti bu bebek, artık müdahale gerek.” Lafını ciddiye alıp kuzu gibi hastaneye gittim hiç doğum belirtisi olmaksızın. Şimdi geriye baktığımda ‘biraz daha bekleseymişim’ diyorum. Nasip tabi.

Anne adayları bebekleri için temel ihtiyaçları için hazırlık yapıyor elbette kıyafet, beşik, bez vb. Ama abartılıp lüks harcamalar da çok yapılıyor; bebek şekeri, kapı süsü, şerbet bardağı, bezden pastası, magneti, isme özel yastığı, loğusa tacı terliği, özel fotoğrafçısı, beybi şovırı derken… Bu ayrı bir yazı konusu burada belirtmek istediğim bunların seçimi, hazırlığı için anne adayları vakitlerini ve enerjilerini harcıyorlar. Ama bunlardan çok çok önemli bir şey var ki bebeğini Allah’ın sana vermiş olduğu şekilde, doğal yöntemlerle kucağına almak! Böyle lüks şeylere harcanacak enerjiyi, doğal doğum konusunda bilinçlenmeye harcasa annelerimiz ne güzel olur değil mi? Misal olarak başta görselini eklediğim kitabı tüm hamileler okumalıdır:HypnoBirthing Mongan Yönetemi. İnternette Pozitif Doğum hikayeleri var, onları okuyarak olumlu manada kendilerini hazırlamalıdır vb.

Bu düzen böyle gitmeyecek, buna inanıyorum. Ama ne zaman ülkemizde hamilelik ve doğumla ilgili süreç en az müdahale ile gerçekleşir duruma gelir bilemiyorum. Bunun için anne adayları araştırmalı, talep etmeli! Şu an özel hastaneler uyanmaya başladı, işin ucunda para var ve talep de var; DOĞAL doğum akımı ve SSVD şuan özel hastanelerin gündeminde. Darısı DEVLET HASTANELERİNE!!! Sare Davutoğlu’nun da SSVD yaptırdığından hareketle hükümet politikası olarak tıp fakültelerinde verilen eğitime ve devlet hastanelerine el atılması gerektiğine inanıyor ve bir an önce harekete geçilmesini bekliyorum.

Son söz olarak EĞİTİM ŞART diyorum.

Anne adayları kendinizi ve bebeğinizi gerçekten önemsiyorsanız kapı süsünü, tüllü magnetleri bırakın da doğal doğum yapmanın peşine düşün!

Şu yazı da ilginizi çekebilir. Okumak İçin TIKlayın!
Niçin SSVD Yapmak İstiyorum:

sezaryenden sonra normal doğum , sezaryenden sonra normal doğum olur mu , sezeryenden sonra normal doğum , hep sezaryen mi , doğam doğum, sezaryenin zararları , sezaryen olmak istemiyorum , doğuma hazırlık , bebek hazırlığı

4 Nisan 2016 Pazartesi

Niçin SSVD Yapmak İstiyorum?


İlk olarak kavramımızı açıklayalım çünkü “SSVD ne demek?” Diye soranlar olacak elbette. Sezaryen Sonrası Vajinal Doğum demek. Ne yazık ki ülkemizde çok az bilinmekte ve çok az kabul görmekte… İşte bu yazının asıl yazılış amacı da bu! Ne kadar çok SSVD’den bahsedersek; internette, sosyal medyada, yazılı-görsel medyada, arkadaş sohbetlerinde, watsup gruplarında SSVD hakkında konuşursak, zamanla pek çok kişi bunu öğrenecek. Belki başta “Ne saçma şey, olur mu hiç sezaryenden sonra normal doğum?” diyerek reddedecekler, ama zamanla bunun gayet makul ve uygulanabilir olduğunu anlayacaklar.

İkinci hamileliğimde konuştuğum çoğu insan ilk kez duyuyordu, sezaryen sonrası normal doğumun mümkün olabileceğini. Kimileri şaşırıyordu SSVD isteğime. Anlayamıyorlardı bu isteğimi, hala da tam olarak anlayacaklarını sanmıyorum. Nasıl anlatılır… Bilemiyorum. Aslında bu yazıyı biraz da bu yüzden yazdım. Kendim de anlamak için.

A- Öncelikle Allah’ın kainatı muazzam bir düzen ve mükemmellikte yarattığına inanıyorum. Şimdi burada sonsuz örnekler vermeye gerek yok, hepimiz her an şahit olabiliriz muhteşem ahenge. Kainat kimin için yaratıldı? Cevap: insan için. Eşrefi Mahlukat yani en şerefli yaratık kim? Cevap: İnsan.

Şimdi buradan hareketle bir ve iki diyelim:

1- Öyleyse insanın devamlılığını sürdürmesi gerekiyor. Çünkü evrende başrol oyuncusu; İNSAN. Dünya, uzay, hatta cennet cehennem dahi insan için var çünkü. İnsanoğlunun devamı için doğumun olması gerekiyor. Bütün havyalar dış müdahaleye gerek duyulmaksızın doğum yaparken, insan bunu neden yapamasın? Tamam insan ve hayvan farklı, en basitinden hayvan doğunca kıyafet giymez, insan giyer. Ama yine de insanın DOĞURABİLİR kabiliyette olması gerekiyor evrendeki düzene göre.

2- Yaklaşık 40 hafta, 280 gün süren hamilelik boyunca kadınlar günlük yaşamlarına devam ediyorlar. Tamam bazı hareketleri kısıtlanıyor belki, yeme içmelerine de özen gösteriyorlar ama bu çabaların hiç biri, sıfırdan bir insanın vücut bulmasına yetecek şeyler değil. Anne yoğurt yiyor, kalsiyum hoop bebek için gerekli yere gidiyor, anne köfte yiyor protein hoop ilgili yere gidiyor. Ay ay hatta hafta hafta takip ediyoruz bebeğin karnımızdaki gelişimini, çok şükür bir sıkıntı yoksa zaten tıkır tıkır işliyor süreç… Yok bu hafta göz kapakları yaratıldı, yok bu hafta böbrekler çalışmaya başladı, aa artık bebeğiniz sesleri duyabiliyor derken derken haftalar ilerliyor. Madem böyle yolunda bir ilerleyiş var, son anda sorun çıkması neden, doğum yapamamak neden?


B- Hem “eskiden sezaryen mi varmış?” Şuan da sezaryenzede olan bütün arkadaşlarım ve ben normal doğum ile dünyaya gelmişiz. 1980ler kuşağı diyelim kısaca. Bizim anne ve babalarımız da normal şekilde dünyaya gelmiş. Bize gelince nolmuş???

1- Şimdi şöyle itirazlar gelecek, ama eskiler sağlıklı besleniyordu, tarlada tapanda çalışıyordu, bizim vücudun dengesi bozuldu hormonlu yemekten, hareketsiz hayattan vb. Bir yere kadar tamam, kabul edilebilir gerekçeler ama hep mi Türkiye’deki kadınların sistemi bozuldu? Başka ülkelerde yani hem batıda hem doğuda hala kadınlar çatır çatır doğum yapıyor! Hep mi bize gelmiş hormonlu meyvalar??

2- Bir diğer muhtemel itiraz da şu: Eskiden bebek ve anne ölümleri çok oluyormuş. Tamam bu da bir yere kadar kabul edilebilir. Ama şu anki sezaryen oranına bakarsak, tarihin hiçbir zamanında bu kadar büyük sayıda anne-bebek ölümleri gerçekleşmemiştir sanırım! Çevremde bir iki istisna hariç arkadaş ve akrabalarım özel hastanede sezaryen olduk. Bu hesaba göre bizim veya bebeklerimizin ölmesi veya kalıcı hasar oluşması gerekiyordu ki bu benim çevremde yüzde 80 gibi bir oran…

Kısacası:

Allah’ın kadını DOĞUM YAPABİLİR olarak yarattığını, bu fıtrata müdahale edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Allah’ın verdiği bu doğal hakkımı kullanmak istiyorum.

Her anımızın kimyasal/ fabrikasyon/ sentetik vb. ile kuşatıldığı bu kapitalist dünyada bebeğimin dünyaya ilk adım atışının olabildiğince DOĞAL olmasını istiyorum.

Yaşamımı mümkün mertebe sağlıklı geçiren bir insan olarak, durduk yere kesilip biçilmek, ameliyathane ortamını teneffüs etmek istemiyorum.

İlk doğumumu bir şekilde sezaryen yaptığım/ yaptırıldığım için sonraki bebeklerde buna mecbur edilmeyi reddediyorum.

Belki burada yazamadığım başka nedenler de var…

SSVD bir lüks değildir, şımarıkça bir istek hiç değildir. Her sezaryen olmuş annenin hakkıdır!

Benden bu kadar şimdilik. Ama SSVD hakkında yazacaklarım var daha…

SSVD'ye destek için İMZA KAMPANYASINA KATILIN! TIK TIK

SSVD nedir? Niçin SSVD? Sezaryen sonrası normal doğum yapılır mı? Sezaryen sonrası hep mi sezaryen olmak zorunda? sezaryenden sonra normal doğum , sezaryenden sonra normal doğum olur mu , sezeryenden sonra normal doğum , hep sezaryen mi , doğam doğum, sezaryenin zararları , sezaryen olmak istemiyorum , doğuma hazırlık , bebek hazırlığı

1 Mart 2016 Salı

Kitaplarıma; Varlığın Yakıyor Yokluğun Yok Ediyor!


Taşındık! Böyle bir kelimeyle ne güzel söyleniyor değil mi? Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor! Taşınmadan uzun süre önce kitapları kolilemeye başladık, nereye elimizi atsak kitap çıkıyor... Kitaplıktan, vitrinden, yatağın altından, balkondan. Baktık bu kitaplara koli yetmeyecek önden baya bir koliyi götürüp kitapları yeni eve boşalttık, kolileri tekrar kullandık. Tabi eşim sürekli söyleniyor 'Atalım bunları, eleyelim! Her taşındığımızda sayıları giderek artıyor vb.' Ben ise kitaplarla sıkı gönül ilişkisi kuranlardanım. Okuduğum kitapları asla elden çıkaramam, orada var olduğunu bildiğin eski bir arkadaş gibi beklerler kenarda, görünce mutlu olurum. Tabi bir de henüz okumadıklarım vardır, onları da hep bir gün okuyacağımı düşünürüm.

Bir de tek suçlu ben değilim, eşim de kendi çapında okumaya meraklı. Onun ilgi alanıyla benimki farklı olduğu için ortak kitaplara pek takılmayız, bu nedenle de kitap sayısı biraz daha artıyor tabi. Bir de bizim oğlan var. 5 Yaşına girecek. Onun dinazorlu, okyanuslu, korsanlı hikaye, etkinlik, boyama kitapları da eklenince... Taşınırken gözümü kararttım bir an oğlanın hepsini boyadığı bir boyama kitabını geridönüşüme koydum. Çocukta 6.his mi vardır nedir, onca kargaşada fark etti! "Anne kitabım nerede, ben ona bakacaktım, atmadın değil mi?" tövbee, bozuntuya vermeden çıkardım verdim. Yine bir şey atmayı başaramadım!

Yeni eve taşındık bitmedi kitap krizimiz. yerleştir yerleştir bitmiyor! Artık bazıları kolide kaldı, öyle bekliyorlar... Evlenirken alınan meşhur salon takımını almamıştım hani konsollu falan olan. Sadece bir adet vitrin almıştım onu da kitaplık yapmak niyetiyle. En başta niyetim kitaplık olduğundan cam olan raflarının yerine bir de tahta raf yaptırmıştım. İlk evlenince "Aaa yeni gelin evi, vitrin olarak kullan biraz..." yönlendirmeleri ile vitrin vazifesi gördü. Zamanla bir raf iki raf derken yarı yarıya kitap doldu. Şimdi ise komple kitaplık yaptım gitti. Tabi kolide hala bekleyen kitaplar var.

Asıl diyeceğime gelemedim bir türlü. Yeni kitap alacağım bir aydır ama gündemimiz bu minval üzere olduğu için eşime diyemedim bir türlü cesaret edip. Dışarı da çıkamıyorum ki kendim alayım. Tabi bu arada biz Hacamat, Derin Tarih, CF, Gerçek Hayat, Bilim Teknik, Bilim Çocuk, Meraklı Minik, CafCaf aldık yeni eve taşındıktan beri. Çoluk çocuğun rızkını dergiye yatırıyoruz sanırım... Neyse sonunda açtım siteyi verdim siparişleri, eşime "Hadi ödemeyi yap, kitap alıyorum." dedim. "Evde bir sürü var, onları oku." dedi. 'He he' dedim. Fazla tepki vermedi beni kararlı görünce :) Neyse asıl mesele bu da değil. Amma uzattım ya... Ben böyle mutluyum kendime üç tane kitap sipariş ettim diye, sonra oğlana dedim ki o da mutlu olsun diye "Senin için de bir tane kitap aldım oğlum. (Küçük Kara Balık)". Sonra bir an jetonum düştü, en ben OYUN TAKVİMİni kimin için aldım? Oğlan için. E doğumla ilgili kitabı kimin için aldım, karnımdaki oğlum için... E ben kendime hiç birşey almamışım ki! Bir an karışık duygular hissettim. Öncelikle ben artık iyice ANNE OLMUŞUM dedim.

Aslına bakarsanız bunların hepsini ben kendim için aldım! Bir ben vardır bende benden içeru tarzı bir şey. Demek ki annelik tasavvufî pencereler de açıyor :). İşin kötüsü kitapları 'ben' aldı oluyorum! Bir sorun ama niye alıyorum, kime alıyorum...


9 Kasım 2015 Pazartesi

DİNÎ İÇERİKLİ ÇOCUK ŞARKI SÖZLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME


Yaklaşık bir sene önce blogumda çocuk şarkısı hakkındaki değerlendirmemi yazmıştım. Yazının ilk düşünce hali bir nevi özeti Yazı burada

Daha sonraları bunun sadece blog yazısı olarak kalmaması, bilimsel verilerden da faydalanarak akademik manada ifade edilmesi gerektiğini düşündüm. Ve karşınıza bu sempozyum tebliği çıktı.

Bu makaleyi II. ULUSLARARASI ÇOCUK VE GENÇLİK EDEBİYATI SEMPOZYUMU'nda (23-24 Ekim İstanbul) sundum. Şimdi de din eğitimi ile alakalı eğiticiler ve ebeveynler okusun diye bloguma ekliyorum.

DİNÎ İÇERİKLİ ÇOCUK ŞARKI SÖZLERİ ÜZERİNE BİR İNCELEME

ÖZET


Çocuk şarkıları, çocuk eğitimi için son derece önemlidir. Sözel olarak verilmek istenen bilgilerin, melodili ve kafiyeli bir şekilde verilmesi çocuklar tarafından mutlulukla kabul edilmekte ve daha kalıcı olmaktadır. Bu nedenle din eğitiminde de şarkılardan istifade edilmek istenmekte; bu amaçla çocuk şarkıları hazırlanmaktadır. Son yıllarda ülkemizde dinî eğitimde mevcut olan yaş sınırının kalkmasından dolayı, çocuklara yönelik din eğitimi faaliyetlerinde gözle görülür bir artış olmuştur. Bu artış, din eğitiminde kullanılacak materyal arayışına sebep olmuştur. Bundan dolayı çocuklara yönelik dinî içerikli şarkı albümlerinde de artış olmuştur. Eğitimciler ve veliler tarafından çocuklara dinletilen/ öğretilen bu şarkılar acaba gerçekten çocuklara yönelik midir? Bu çalışmada bazı çocuk şarkılarının sözleri ele alınacaktır. Şarkı sözleri çocuk edebiyatı bağlamında incelenecektir.

Ele alınan şarkıların çocuk merkezli değil, yetişkin merkezli olarak hazırlandığı görülmüştür. Şarkıların sözleri incelendiğinde çocukların gelişim özelliklerine uygun olmadığı tespit edilmiştir. Bu eserlerle sağlıklı bir din eğitimin verilmesi mümkün görülmemektedir. Bu çalışma ile son derece hassas olmakla beraber ihmal edilen bu konuya dikkat çekmek ve farkındalık oluşturmak amaçlanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Çocuk şarkısı, çocuk edebiyatı, din eğitimi, pedagoji



Giriş

Çocuk şarkıları, çocuk eğitimi için son derece önemlidir. Çocuklara öğretilmek istenen bilgilerin, melodili ve kafiyeli bir şekilde verilmesi oldukça başarılı bir yöntemdir. Çocuklara özellikle de okulöncesi dönemindekilere, klasik öğretim usulü olarak adlandırılan anlatım(takrir) yöntemi pek hitap etmemektedir. Çünkü okulöncesi çocuğu için en önemli şey, oyun oynamaktır. Çocuklar oyunu, ciddi bir iş olarak görürler, oyun olsun diye oynamazlar. Oyun ile hem beden hem ruh olarak kendilerini ifade eder. (Bilgin, 2004: 147) Eğer bir bilgi oyunun içinde çocuğa verilebiliyorsa, üst düzey bir başarı elde edilmiş olur. Çocuk oyun oynarken farkına varmadan öğrenir böylece maksat hasıl olur. İşte çocuk şarkıları tam burada önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü neşeli, hareketli bir şarkıyı söylemek çocuklar için bir nevi oyundur.

Hayatın 2- 12 yaş arasındaki dönemi çocukluk olarak adlandırılır. Araştırmacılar çocukluk dönemini çeşitli bölümlere ayırırlar. Çocukların gelişim aşamalarıyla ilgili farklı yaşlar belirtilmektedir. Çalışmamızda da başvurduğumuz farklı kaynaklarda farklı yaşların zikredildiği görülmektedir. Bunun temel nedeni, çocuklardaki gelişimin kişiden kişiye değişmesidir. Bununla birlikte yaklaşık olarak yakın yaşlar belirtilmektedir. İncelediğimiz şarkıların hedef kitlesini oluşturan çocuklar ‘ilk çocukluk’ veya ‘oyun dönemi’ olarak adlandırılan döneme girmektedir. Yaklaşık 2 yaştan başlayarak 8 yaşa kadar süren çağa ‘oyun çağı’ da denmektedir. (Ay, 2010: 34) Başka kaynaklarda bu dönem 3-6 yaş arası olarak da belirtilmektedir. Bu süreçte oyun çocuk için o derece önemlidir ki bu dönemin isimlendirilmesinde dahi oyun yer almaktadır. Çocuklar oyunla hayatı öğrenirler. Diğer çocuklarla nasıl oynaması gerektiğini, çıkan çatışmaları nasıl çözeceklerini kavramaya çalışırlar. Oyunlar sayesinde girişkenlik becerileri gelişir. (Karaköse, 2012: 33)

Çocuklar kafiyeli tekerlemeleri, melodilerini kolay söyleyebildikleri şarkıları severler. Kimi zaman ise sözlerine bile dikkat etmeksizin sürekli bu akıcı sözleri mırıldanırlar. Çoğu çocuk tekerlemesinin pek de anlamlı olmamasına rağmen belki de asırla boyu varlığını koruduğunu görürüz. Örnek olarak hepimizin aşina olduğu şu tekerlemeyi verebiliriz: “Çatlak, patlak, yusyuvarlak, kremalı börek, sütlü çörek, çek çek amca, burnu kanca…” Pek de manalı görülmeyen bu tekerleme çocuklar tarafından benimsenmektedir. Çünkü böyle bir tekerlemeyi söylemek çocuğu eğlendiren, onun dünyasında oyun olarak kabul gören bir şeydir. Çocukların dünyasına hitap etmesi açısından, bilgi öğretiminde çocuk şarkılarından istifade edilmesi son derece önemlidir. Çünkü çocuklara “Size güzel bir şarkı öğreteceğim!” veya “Haydi hep beraber şarkı söyleyelim!” denildiğinde bunlar, “Şimdi size ders anlatacağım, iyi dinleyin.” teklifinden çok daha cazip gelecektir. Çocuklar şarkıyı öğrenmeyi, söylemeyi memnuniyetle kabul edeceklerdir. Mutlu bir ortamda öğrenilen bilgiler ise sıkıcı bir ortamda öğrenilenlere kıyasla çok daha kalıcı ve bireyin hayatında yön göstericidir. Çocuk şarkılarının etkinliğinin farkında olunması nedeniyle ‘diş fırçalama, sağlıklı beslenme’ gibi çocuklara duyarlılık kazandırılmak istenen alanlarla ilgili pek çok şarkı sözü yazılmış ve bestelenmiştir.

22 Ağustos 1999’da Mesut Yılmaz başbakanlığındaki ANAP- DSP- MHP koalisyonunda Kur’an kurslarında eğitim almak için 12 yaş sınırı getirilmiştir. Yasa gereği en küçük yaş olarak ancak ilkokul beşinci sınıfı bitiren çocuklara din eğitimi verilmesine müsaade edilmiştir. 8 Nisan 2012 tarihinde ülkemizde dinî eğitimde mevcut olan yaş sınırının kalkmasından dolayı, çocuklara yönelik din eğitimi faaliyetlerinde gözle görülür bir artış olmuştur. Okul öncesi eğitim veren kreş ve anaokulları velilerden gelen yoğun taleple paralel olarak dinî eğitime ağırlık vermeye başlamışlardır. Yasak öncesinde ülkemizde kreş/ anaokulu oranı çok yüksek değildir. Şu an ise ev hanımları dahi çocuklarını 3-4 yaşından itibaren bu kurumlara göndermektedir. Bu bağlamda ‘değerler eğitimi’ olarak adlandırılan ahlak dersleri, temel ibadetler, dua ve sure ezberleri ve elif bâ öğretimi okul öncesi eğitimde yer almaya başlamıştır. Bu eğitimlerin ne kadar çocukların gelişimine uygun olduğu, kullanılan materyallerin durumu ve öğretmenlerin yeterliliği başka bir çalışma konusu olmakla beraber çok eksikler barındırdığı düşünülmektedir.

Ne yazık ki ülkemizde okul öncesi din eğitimini düzenleyen ve denetleyen bir kurum bulunmamaktadır. Milli Eğitim Bakanlığının hazırladığı müfredat ve kitaplar bütün özel okullarda geçerlidir ve aynı şekilde özel okullar M.E.B.’in denetimi altındadır. Okulöncesi din eğitimi hususu ise ülkemizde çok yeni bir alan olduğu için henüz bir sisteme sahip değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı ancak 2013- 2014 eğitim öğretim yılında 4-6 yaş grubuna yönelik çocuklar için Kur’an Kursu eğitim faaliyetine başlamıştır. D.İ.B. okulöncesi Kur’an kurslarında kullanılmak üzere müfredat ile öğretici kitabı ve etkinlik kitabı hazırlamıştır. Lakin bu müfredat ve kitaplar sadece Diyanet’e bağlı kurslarda kullanılmaktadır. Diğer okulöncesi kuruluşlar özel yayınevleri tarafından hazırlanan kitapları kullanmaktadır. Bu eserler ise D.İ.B. veya M.E.B. gibi hiçbir kurumun incelemesinden geçmiş değildir. Okul öncesi din eğitimi, çocuğun ömür boyu dinî duygu ve inanışını etkileyecek çok hassas bir süreçtir. Lakin bu tabloya göre ülkemizde henüz profesyonellikten çok uzak olduğu görülmektedir.

Okulöncesi din eğitime olan ilgi, din eğitiminde kullanılacak materyal arayışına sebep olmuştur. Bu süreçte çocuklara yönelik hikâye, masal, etkinlik kitaplarının yanı sıra çocuklara yönelik dinî içerikli şarkı albümlerinde de artış olmuştur. Şarkılarla öğretimin kolay ve eğlenceli olması nedeniyle din eğitiminde şarkılardan istifade edilmek istenmekte; bu amaçla çocuk şarkıları hazırlanmaktadır. Eğitimciler ve veliler tarafından çocuklara dinletilen/ öğretilen bu şarkılar acaba gerçekten çocuklara yönelik midir? Şarkılar, hedef yaş grubunu oluşturan çocukların psikolojik gelişimine uygun mudur?

Çalışma alanımız edebiyat ve eğitim olduğundan şarkıların müziği değil, sadece sözleri değerlendirilecektir. Çocuk edebiyatını, eğitim bilimleri ve pedegojiden bağımsız olarak ele almak mümkün değildir. Dolayısıyla bu alanlardaki kaynaklardan da istifade edilmiştir. Şarkı sözleri, çocuk edebiyatı bağlamında incelenecektir. Çocuk edebiyatı denilince 2- 12 yaş aralığına hitap eden geniş bir aralık söz konusu olmaktadır. Bu yaş aralığındaki bireylerin çok hızlı geliştiği ve değiştiği aşikardır. Bu nedenle çalışmamızda çocuk edebiyatı, bütün bu yaş grubunu dahil edecek şekilde değil, sadece incelediğimiz şarkıların hitap ettiği yaş aralığına yönelik ele alınacaktır. Bu da ‘ilk çocukluk’ olarak adlandırılan dönemdir.

Dinî İçerikli Çocuk Şarkı Sözleri Üzerine İnceleme

Bu çalışmada popüler olan iki çocuk şarkısı ele alınacaktır. İnceleyeceğimiz şarkıların ilki ‘Peygamberi Görmek İçin’, ikincisi ise “En Büyük Kim? Allah” şarkısıdır. Bu iki şarkı da ilk dinlenildiğinde çocuklara uygun olduğu izlenimi vermektedir. Şarkıların melodisi, kafiyeli ve akıcı sözleri hızlı benimsenmelerine neden olmaktadır. Aynı zamanda şarkıların çocuklar tarafından seslendirilmesi de ilk etapta oldukça sempatik gelmekte ve çocuklara uygun olduğu kanaatini güçlendirmektedir. Peki bu şarkılar gerçekten çocuklara ne derece uygun içeriklere sahiptir? Bunu anlamak için şarkıların sözlerine biraz daha yakından bakmak ve üzerinde düşünmek lazımdır. İki şarkıyı tek tek ele alacağız. Öncelikle “Peygamberi görmek için” şarkısının sözlerine bakacağız. Şarkının sözleri bütün olarak şöyledir:

Peygamberi görmek için
Peygamberi görmek için
Neler, neler, neler
Neler vermezdim

Harçlığımın yarısını
Yumurtamın Sarısını
Elmaların irisini
Hayır Hepsini

En sevdiğim oyuncağım
En sevdigim oyuncağım
Uçurtmam, yarış arabam
Güzel bebeğim

Sana Canım feda olsun
Sana Canım feda olsun
Gönlümün sultanı
Canım peygamberim

Bu şarkının sözlerini yazan kimse neyi amaçlamış, nasıl bir duygu ve düşünceyle bu sözleri kaleme almıştır? Anladığımıza göre burada çocuklara hitap eden bir şarkı yazılması hedeflenmiştir. Çocuklarla empati yapılarak onların dünyasına girmeye çalışılmış görünmektedir. Lakin empati kurulma noktasında başarılı olunamamıştır. Empati, ‘Bir kişinin kendisini karşıdaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakmak, o kişinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamak, hissetmek ve bu durumu karşı tarafa iletme sürecidir.’ Burada dikkat edilmesi gereken en temel nokta karşıdaki insanın fenomenolojik alanına girilmesidir. Psikoloji bilimine göre her insanın fenomenolojik alanı vardır. Her insan kendisini, çevresini kendine has bir bakış açısıyla algılar. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun gözleriyle bakmalı, olayları onun gibi algılamaya ve yaşamaya çalışmalıyız. (Dökmen, 2001: 135-136) Bu şarkıda çocukların dünyasına ait ögeler sıkça yer almıştır lakin çocukça bir bakış yakalanamamıştır. Aksine tam bir yetişkin olarak hadiselere yaklaşılmıştır. Şarkıyı bölüm bölüm ele alarak inceleyeceğiz.

Peygamberi görmek için
Peygamberi görmek için
Neler, neler, neler
Neler vermezdim

Bu şarkıda çocuğa ‘Peygamberi görmek’ gibi son derece soyut olan bir kavramın karşılığında neler vermesi gerektiği salık verilmektedir. Şarkının hedef kitlesi olan ‘ilk çocukluk’ dönemindekiler soyut kavramları anlayamazlar. 4-6 yaş çocukların zekası henüz mücerred (görünmeyen) kavramları anlayacak seviyede gelişmemiştir. (Ay, 2010: 35) İlk çocukluk dönemi 3-6 yaş, ikinci çocukluk dönemi ise 6-12 yaştır. Çocuklar ikinci çocukluk döneminin ilk yıllarında bile hala somut düşünürler. Soyut kavramları anlamakta ve sembolik düşünmede zorluk çekerler. Ancak 9- 10 yaşından itibaren soyut düşünme yeteneğinde artış olur. (Eden, 2001: 106)

Burada ki ‘Peygamberi görmek’ olarak adlandırılan soyut kavram, yetişkinlerin bile idrak etmekte zorluk çekeceği bir muhtevadadır. İlerleyen mısralarda ise çocukların işi iyice zorlaşmakta, onlardan çok büyük beklentiler içine girilmektedir. Hem de bu yapılırken çocuk dünyasına girildiği zannedilmektedir:

Harçlığımın yarısını
Yumurtamın Sarısını
Elmaların irisini
Hayır Hepsini

En sevdiğim oyuncağım
En sevdigim oyuncağım
Uçurtmam, yarış arabam,
Güzel bebeğim

Belki burada dile getirdiklerimizi kimileri aşırı tepkiler olarak görecektir ama gerçekten çocukların ruh dünyasını tanıyan herkesin bu konuda bize katılacağını düşünmekteyiz. Bu dizeler ile çocuk tam anlamıyla köşeye sıkıştırılmıştır. Çocuktan hayatında en değer verdiği şeyler istenmektedir. Bunlar ayrıntılarıyla vurgulanarak, çocuk üzerindeki psikolojik baskının şiddeti arttırılmaktadır. Sağlıklı bir çocuğun dünyası, yetişkin dünyasından apayrıdır. Şöyle ki biz yetişkinler için hiçbir maddî değeri olmayan kırık bir oyuncak veya sokakta bulunmuş bir tahta parçası çocuk için son derece değerli olabilir. Onu asla elinden bırakmak istemez hatta gece onunla uyur. Birisi onu elinden almak istese, tüm varlığıyla karşı koyar. Çünkü 2-6 yaşlarındaki çocuklar dünyayı sadece kendi bakımından görmektedir. Ona göre çevresindeki kişiler ve eşyalar onun için yaratılmıştır. Buna egosantrizm denilmektedir. Egosantrizm dönemindeki çocuk, devamlı kendinden bahseder, oyuncaklarını kimseyle paylaşmak istemez. Bu durum bencillik değildir, iyi bir eğitimle kendine ve başkalarına saygı duygusunun gelişmesine imkan sağlar. (Ay, 2010: 62-63) Hal böyleyken çocuktan ‘en sevdiği oyuncağı, uçurtmasını, yarış arabasını, güzel bebeğini’ istemek ve eğer bunları feda ederse sanki manevî bir mertebe kazanacağını söylemek ne kadar doğrudur? Bir yetişkin için yarış arabası, güzel bebek basit şeylerdir, adı üzerinde sadece birer oyuncaktır. Ama ya çocuk için? Çocuk için bunlar onun tüm mal varlığıdır, dünyasıdır, en değer verdikleridir! Eğer siz çocuğun değer verdiklerini önemsemezseniz, çocukla iletişim kurmada başarılı olamazsınız.

Şu unutulmamalıdır ki ‘çocuklar için’ başka 'çocuklarla ilgili' başkadır. Çocuk şarkılarının sözünü yazmak ayrı bir uzmanlık işidir. Hitap ettiği yaş grubunun psikolojik özelliklerinden tutun da içinde yaşadıkları toplumun sosyal ve kültürel yapısına kadar konuda birçok konuda bilgi sahibi olmayı gerektirir. (Şenay, 1992: 269)

Şimdi hadiseye yetişkinler penceresinden bakalım. Böyle bir yetişkin ilahisi olamaz mı? Olabilir elbette. Çünkü yetişkinler, iş ciddiye varınca bazı şeyleri yapmaktan aniden vazgeçseler de, öncesinde vaatlerde bulunabilirler. Abartılı sözler söylemek, yapamayacakları şeyleri yapacakmış gibi ifade etmek yetişkin dünyasında sıkça rastlanılan durumlardandır. Dolayısıyla bu, onların ruh dünyasını fazla etkilemez. Ama okulöncesi çocuklarında yapmayacağı şeyleri dile getirme yoktur. Çocuklar nettir. Şarkıda eğer ki elmaların irisini vereceğim diyorsa, o verilecektir. Çocuk buradaki her bir kelimeyi ciddiye alır, emir telakki eder. Çünkü onlar her şeyi olduğu gibi kabul ederler. Çocukların mecazî kavramları nasıl anladıkları hakkında yapılmış bir çalışmada çocuklara bazı kelimelerin anlamları sorulmuştur. Örneğin çocuklar ‘yumuşakbaşlı’ kelimesinin anlamı için ‘pamuk’, ‘yastık’, ‘saçı yumuşak’ cevaplarını; ‘açıkgöz’ kelimesinin anlamı için ‘uyanmak’, ‘hep açık tutan göz’, ‘uyusalar bile gözleri hep açıktır’ cevaplarını vermişlerdir. (Mağden; Gündoğan, 2009: 11-12)

Çocuklar mecazî ve soyut kelimeleri anlayamayacağı için şarkının sözlerini ciddiye alacaklardır. Bu durumda da çocuk, kolay kolay arabasından, bebeğinden vazgeçemeyeceği için kendini suçlu hissedecektir. Çocuklardan bir şey yapmalarını isterken, makul taleplerde bulunmak gerekir. Bazen çocuktan beklenilen görev onun takvim yaşına ve gelişim dönemine uygun olmamaktadır. Kas gücünü ve psikolojik durumunu zorlayabilmektedir. Bu beklentiler çocuğun strese girmesine ve beklentileri yerine getirememesi sonucu özgüven zedelenmesine neden olmaktadır. ‘Ben yapamıyorum’ diye düşünen çocuk kendini suçlu hissetmektedir. Bazen de bu aşırı beklentiler çocuğu yalan söylemeye itebilir. (Aydın, 2007: 172,173) Şarkıdaki beklentiyi yerine getirmeyen çocuk ailesinin, öğretmeninin nazarında kendisini kötü çocuk kabul edecektir. Bu masum şarkının karşısında çocuğun düştüğü durum ne üzücüdür. Arabasını verse bir türlü vermese bir türlüdür.

İlk çocukluk dönemindeki çocuk soyut bir kavram için, elindeki somut şeyleri feda edemez. Şarkıda mana olarak yaklaşık şöyle denilmektedir: “Bana oyuncağını ver sana Allah’ın rızasını vereyim?” Bu öneriyi kabul edecek bir çocuk tanıyor musunuz? Çocuklar basit düşünür. Eğer Peygamberi görmek için bunları vermesi gerekiyorsa, Peygamberi görmek iyi bir şey değildir. Çünkü ondan yarış arabasını, bebeğini feda etmesi beklenmektedir. Bu durumda çocuk zihninde, oyuncaklar ‘olumlu, sevilen’ taraf; peygamberi görmek ise ‘olumsuz, sevilmeyen’ taraf olarak yer alır.


Hristiyan dünyası çocuklara dinlerini sevdirmek, onların gönlüne hitap etmek için ‘noel baba’ figürünü başarıyla kullanmaktadır. Noel baba, çocuklara oyuncaklar getiren, sevimli bir dede şeklinde sunulmaktadır. Bu imaj, her türlü medya faaliyetleri, alışveriş sektörü, okullar ve aileler tarafından desteklenmektedir. Böylece ‘hediye oyuncak dağıtan noel baba’ ile çocuklara dinî bir bayram olan noel ve dinî bir kişilik olan aziz Nikola (Nicholaos) sevdirilmektedir. Bu açıdan bakıldığında söz konusu şarkıda ise çocuklara yönelik tam tersi bir tutumun yer aldığı görülmektedir. Hz. Peygamberin “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” hadis-i şerifi özellikle çocuk din eğitimi hususunda bizim için temel ilke olmalıdır. (Buhari, İlim: 11)

Eğitim bilimlerinde, öğrenme genelde bilişsel, duyuşsal ve psikomotor olmak üzere üç alana bölünür. Bilişsel öğrenme, zihinsel etkinliklerin ağırlıkta olduğu bilgiyi tanıma, hatırlama, onun üzerinde işlem yapma gibi davranışları kapsar. Duyuşsal öğrenme, bir nesne veya olaya karşı ilgi, tutum ve duygu geliştirme davranış eğilimlerini içerir. Psikomotor öğrenme ise belirli fiziksel hareketlerin doğru, hızlı yapılmasını amaçlar. (Yalın, 2004 :27-29) Din eğitiminin özellikle itikat kısmı, duyuşsal öğrenmenin kapsamına girer. İman esaslarının öğretiminde amaç, çocukların bunlara ilgi duyması, bunları benimsemesi ve sevmesidir. Bu da ancak çocukların duygu dünyasına hitap edilerek, onların gönlüne girilerek sağlanır.

Sana Canım feda olsun
Sana Canım feda olsun
Gönlümün sultanı
Canım peygamberim

Bu dizeler ise ‘Canım feda olsun’, ‘Gönlümün sultanı’ gibi çocuğun anlayamayacağı derecede soyut ifadeler taşımaktadır. Bununla birlikte çocuk anlamını kavrayamasa bile, okulöncesi dönemde bazı dinî duygu ve düşüncelerin telkin edilmesi kabul gören bir yaklaşımdır. Bireyin çocukluk döneminde aldığı dini telkinler, hayatı boyunca onun yaşamında derin izler bırakır. Çocuğun karakterinin tohumları ilk çocukluk yıllarında atılmaktadır. (Tavukcuoğlu, 2002: 58)
Dolayısıyla bu dörtlüğün sorun teşkil etmediği düşünülmektedir.

Şarkının mana yönüyle ilgili değerlendirmelerin yanı sıra bir de dil yönünden bakalım:

Peygamberi görmek için
Peygamberi görmek için
Neler, neler, neler
Neler vermezdim

Bu dizeler şekil yönünden hatalar barındırmaktadır. Çocuklar deyim ve atasözlerinin çoğunu anlayamazlar. Çünkü soyut düşünme becerileri ve dili kullanma kabiliyetleri henüz onları kavrayacak düzeye gelmemiştir. Dolayısıyla buradaki ‘neler neler vermezdim’ ibaresini olumlu değil olumsuz olarak anlarlar. Buradaki mecazi anlamdan bihaber olarak ‘vermezdim’ şeklinde anlarlar. Bu durumda en azından çocuk yukarıda bahsedilen sıkıntıları yaşamamış, oyuncakları ile ‘peygamberi görmek’ arasındaki ikileme düşmemiş olur. Çünkü şarkıyı şöyle anlar: “Peygamberi görmek için neler neler vermezdim. Harçlığım yarısını vermem. Yumurtanın sarısını vermem. Elmaları vermem.” Şarkının sözleri çocuk dünyasında böyle karşılık bulur.

Bu şarkı ilk duyduğumdan beri dikkatimi çekmiş ve bazı eksiklikleri fark etmiştim. Buna rağmen sırf melodisi güzel diye o zamanlar üç buçuk yaşında olan oğluma şarkıyı söyledim. Birkaç gün sonra oğlumun kendi kendine şöyle mırıldandığını duydum: “Peygamberi görmek için hiçbir şey vermem. Hepsi benim”. Böylelikle şarkı hakkındaki tespitlerimin doğruluğuna emin oldum ve bu konuyu işlemeye karar verdim.

Bu şarkıda yetişkinler çocuklardan duymak istediklerini onlara söyletmektedir. Yetişkinler, çocuğun bunu söylerken nasıl bir halet-i ruhiye içinde olacağını hesaba katmamaktadır. Onlar aslında kendilerini memnun etmek için bu şarkıları çocuklara söyletmektedir. Çocukların çoğu ise böyle durumlarda duygularını ifade etmemekte veya edememektedir. Bu yazıyı çocuklar adına kaleme aldığımı belirtmek isterim. ‘Onlar için’ bir şeyler meydana getiriyorsak, ‘onların iyiliği’ için çabalıyorsak eğer bu, ‘onlara rağmen’ olmamalıdır. Çocukla çocuk olarak, onların yanında yer alarak da bu hedeflere ulaşmak mümkündür.

İkinci olarak ele alacağımız şarkı, ‘En büyük kim? Allah’ adlı şarkıdır. Şarkının bütün sözleri şöyledir:

Hakkı bilmez vah vah!
Cimri vermez vah vah!
Sözde durmaz vah vah!
Bakar görmez vah vah!
Cennet ucuz değil vallah!

En büyük kim? Allah.
En güzel kim? Allah.
Esirgeyen Allah.
Bağışlayan Allah.

Hakka uymaz vah vah!
Yerde doymaz vah vah!
Komşu bilmez vah vah!
Sanki ölmez vah vah!
Sende öleceksin vallah!

En büyük kim? Allah.
En güzel kim? Allah.
Esirgeyen Allah.
Bağışlayan Allah.

Haktan korkmaz vah vah!
Bencil sevmez vah vah!
Vurdum duymaz vah vah!
Sanki bilmez vah vah!
Hakka sual vardır vallah!


Bu şarkının nakarat kısmı ile diğer dörtlükleri arasında manâ ve hedef kitle açısından büyük farklılık vardır. Nakarat bölümü çocuklara hitap etmekte ve Allah’ın büyüklüğünü, rahmetini olumlu şekilde vurgulamaktadır.

Diğer dörtlüklerde ise gafil, günahkâr insan vasıfları sayılmaktadır. Bu dizeler ancak yetişkinlere hitap eden bir eserde yer alabilir. Çünkü çocuk eğitiminde asıl olan iyi olanı, güzel olanı anlatarak çocukları buna teşvik etmektir. Ayrıca burada zikredilen ‘hakkı bilmek, Haktan korkmak, vurdum duymaz olmak’ gibi vasıflar tamamıyla yetişkinleri ilgilendirmektedir. Bu ifadeler çocukların dünyasında yer almamaktadır. Ergenlik çağına ulaşmamış bir çocuk için bu ifadelerlerin kullanılması dinen de uygun değildir. Çünkü akıl-baliğ olmayan bir kimse henüz bunlardan sorumlu değildir. ‘Sözde durmaz, bakar görmez, vurdum duymaz’ ifadeleri mecâzî anlam taşımaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi çocuklar, bu deyimleri ve mecazî sözleri anlamakta zorluk çekeceklerdir. (Mağden; Gündoğan, 2009: 11-12)

Böyle neşeli besteye sahip bir çocuk şarkısında ‘Sen de öleceksin vallah’ gibi bir dizenin nasıl yer aldığını anlamak zordur. Sevinçle zıplayarak şarkıya eşlik eden çocuklara belki de en son söylenecek söz budur. Acaba bu dizeyle ne murat edilmiştir? Çocuklar dünyalık heveslere kapılmasın, ölümü düşünerek hal ve hareketlerine dikkat etsinler diye mi düşünülmüştür? Görüldüğü gibi burada tamamen yetişkin bakış açısı yer almaktadır. Bu şarkının mana yönünden çocuklara uygun olmadığı aşikardır. Dizeleri tek tek açıklamaya gerek görülmemektedir.

Şu hususa özellikle dikkat çekmek istiyoruz ki; söz konusu şarkıların kafiyeleri, tekerleme tarzı söylenişi, melodisi, müzikal anlamda kalitesi oldukça başarılıdır. Bu denli emek verilmiş eserlerin, bu derece hatalar barındırması ise düşündürücüdür. Bu alanla profesyonel anlamda uğraşanların, yapımcıların çok daha dikkatli davranması gerekmektedir. Çocuk edebiyatı, eğitimi ve psikolojisi alanında uzmanlaşmış kimselerle çalışmalı en azından danışmanlık hizmeti almalıdır. Yoksa ‘kaş yapayım derken göz çıkarmak’ tabirinin geleceğimiz olan çocuklarımız üzerinde gerçekleştiğini üzülerek izleriz.

Gerekli hassasiyetlere dikkat edilmeden verilen din eğitimi ‘yarım hoca dinden eder’ misali son derce zararlıdır. Bunun yerine hiç din eğitimi verilmemesi daha doğru bir yaklaşımdır. Çünkü yanlış yaklaşımlar sonucu çocuğun erken yaşlarda dine karşı geliştirdiği olumsuz duygu ve tutumlar ne yazık ki ömür boyu onu etkileyecektir. Çocuklara yönelik yapılan yayın faaliyetleri asla hafife alınmamalıdır. Yetişkinlere yönelik faaliyetlere nazaran çok daha mesuliyet gerektirdiği zira söylenen her sözün çocukların zihnine kazındığı unutulmamalıdır.




Sonuç

Bu çalışmada ilk çocukluk dönemindeki çocuklara hitap eden iki çocuk şarkısının sözleri incelenmiştir. Şarkı sözlerinin çocukların gelişim özeliklerine ve ruh dünyalarına uygunlukları çocuk edebiyatı bağlamında ele alınmıştır. Söz konusu şarkıların çocuk merkezli değil, yetişkin bakışıyla kaleme alındığı ve çocukların gelişim özelliklerine uygun olmadığı tespit edilmiştir. Çocuklara yönelik yapılan çalışmalar basit görülmemeli, bu alanın uzmanlarından profesyonel anlamda destek alınmalıdır. Bu ihmal edildiği takdirde çocuklara sağlıklı bir din eğitimin verilmesi mümkün görülmemekte ve geleceğe yönelik telafisi zor belki de imkânsız hasarlara sebep olunacağı düşünülmektedir.





Kaynakça

Ay, Mehmet Emin Ay (2010). Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, İstanbul: Timaş Yay.

Aydın, Mehmet Zeki (2007). Ailede Çocuğun Ahlak Eğitimi, Ankara: Nobel Yay.

Bilgin, Beyza (2004). İslam ve Çocuk, Ankara: D.İ.B. Yay.

Dökmen, Üstün (2003). İletişim Çatışmaları ve Empati, İstanbul: Sistem Yay.

Eden, Münire (2001). Öğretmenlik Mesleğine Giriş, İstanbul: Alkım Yay.

Karaköse, Şaban (2012). Çocukluk Dönemi Din Öğretimi, Etkili Din Öğretimi Kitabı, İstanbul: TİDEF Yay.

Mağden, Duyan; Gündoğan, Aysun (2009). 5-6 ve 7 Yaşındaki Çocukların Mecazi Kavramlarını Anlamalarının İncelenmesi, Aile ve Toplum Dergisi, S.18, C.5.

Şenay, Taner (1992). Çocuk İlahileri, Uludağ Üni. İlahiyat Fak. Dergisi, S. 4,

Tavukcuoğlu, Mustafa (2002). Okulöncesi Çocuğunun Eğitiminde Din Duygusu ve Din Eğitimi, Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S.14.

Yalın, Halil İbrahim (2004). Öğretim Teknolojileri ve Materyal Geliştirme, Ankara: Nobel Yay.

4 Nisan 2015 Cumartesi

Oğlum ve Çocuk Şarkıları ile İmtihanım

Ben çocuklara şarkı öğretmeyi oldum olası severim. Öyle pek geniş repertuarım da yoktur ama 3-5 şarkıyla, beden hareketleri de katarak yaparım bunu. Ama kendi oğluma onca denememe rağmen bir dize dahi öğretemedim. Bence nedenleri: 1- Ezber kabiliyeti yok sanırım. 2- Müzik kulağı da yok ne yazık ki. 3- En önemlisi mantığını sorgulayıp, cümleleri kendine göre yorumlaması. Zaten bunu yaparken dikkatini tamamen manaya yoğunlaştırdığı için müziği duymuyor bile. Mesela, “Mini mini bir kuş donmuştu” diyorum;
O ise “Küçük kuş üşümüştüüü” diyor. Bu şekilde kendine göre söylüyor tüm şarkıları.
Örnekler üzerinden devam edelim:

1- 2,5- 3 yaşlarındaydı. Küçük kurbağa şarkısını öğretmeye çalışırdım. Öğrenmez, söylemez sadece beni dinlerdi. Ama aktif dinleme “kuyruğum yok, kuyruğum yok ” dizesinde bağırarak “hayır vaarrr!!!” derdi. Bu tepki her seferinde istisnasız gelirdi. Biz de şarkının sözlerini “kuyruğum var, kuyruğum var, yüzerim derede” olarak değiştirdik. Öyle söyleyince çok mutlu oluyor bu arada.


2- Bir çocuk ilahisi var. Bunu birkaç kez dinlettim uyuturken ninni niyetine. Sözlerini zaten çocukların anlaması çok zor, anlasın diye düşünmedim, sadece “sen duyarsın Allahım” kısmı belki telkin yöntemiyle ileriye dönük bir eğitim olur diye düşünmüştüm. Bu arada melodisi yumuşak olduğundan uyutmak için etkili olmuştu :). Şarkı/ ilahi sözleri şöyle:

Fısıltılı sesleri,
Kalpteki hevesleri,
En zayıf nefesleri,
Sen duyarsın ALLAH'ım.

Göğün gürültüsünü,
Suyun şırıltısını,
Dua mırıltısını,
Sen duyarsın ALLAH'ım.

Arılar ne söylese,
Kuşlar niyaz eylese,
Bir çocuk Allah dese,
Sen duyarsın ALLAH'ım.

Benim oğlan dinledi uyudu, bir tepkisi olmadı tabi. Ama ertesi gün benim de dilime dolanmış kendi kendime mırıldanıyorum “ Ben de duyarım anne! Onların hepsini ben de duyarım!” demeye başladı muhalefet oğlum. Sonra sorgulmaya devam “Çocuk Allah demeyi bilemez ki anne?” (Ona göre çocuk, küçük bebek anlamında, konuşamaz demek istiyor.). Allahtan diğer sözleri pek anlamadı da eleştiremedi. Yoksa hepsine bir kulp takardı :).

3- Yazın çocukların sahnede eğlendirildiği bir animasyona gitmiştik. Benim ki 3 yaşında, çekindi çıkmadı sahneye. Son ses “En büyük kim Allah” şarkısı çalıyor. “En büyük kim?” denilince müziği kısıyorlar, çocuklar bağırarak hep bir ağızdan ALLAH! diyorlar. Benim oğlan durur mu? Tutturdu “Anne bunlar yanlış söylüyor, en büyük benim!” ‘oğlum şöyle, böyle’ diyorum ikna olmuyor. Şarkı bir yandan devam ediyor, her “Allah” dediklerin de bizimki sinirleniyor. En sonunda ağlıyordu artık sinirinden. Daha sonra anlattık; Allah en büyük falan, yok asla ikna olmuyor. Baktık çocuk dinden çıkacak (!) en iyisi üzerine hiç gitmeyelim dedik. :) Şarkıyı hiç söylemedik.

4- Oğlum şuan 4 yaşında olmak üzere. Ama şarkılara tepkisinde bir değişiklik yok. Bugün pazara gidelim şarkısını öğretmeyi denedim. Tabi o yine her cümleyi kendine göre yorumladı. “Pazara gidelim, bir tavuk alalım, pazara gidip bir tavuk alıp napalım?” deyince yine müdahil oldu “evde besleyelim, yumurtalarını alalım”. Ben vereceği tepkiyi bilmeme rağmen sınırları zorladım ve gerçek halini söyledim. “Happur hupur yiyelim” dedim. “Anne, tavuk yenilir mi hiç? Sen beni üzüyorsun ama…” diyerek küsme moduna geçti. “Yok oğlum yenmez tabi yumurtaları happur hupur yenilir.” dedim. Tavuk denilince canlı tavuk hayal ettiği için onun yenilebileceğini kestiremiyor tabi şehir çocuğu. Ona çok üzücü geldi, tavuğu yemek fikri. Biz de ne yapalım bir şarkının daha sözlerini değiştirerek mutluluğa erdik :)


Burada verdiğim örneklerin dışında çok saçma sözleri olan çocuk şarkıları var. Onlardan hiç bahsetmedim oğlana. “Tilki ölmüş vah vah, karga gülmüş hah hah.” Böyle vicdansız, korku filmiş gibi şarkılar var ve çok yaygın. Benim oğlan asla kabul etmez bunu.

Ben homeshooling’i canı gönülden destekleyen, ama kendimin bunu yapabileceğine emin olamayan biriyim. Amacım en azından okulöncesinde home hatta unshooling yapabilmek.

Bu yazdıklarımdan hareketle söyler misiniz ben bu muhalefet çocuğu hangi kreşe vereyim? Orada şarkıları söylese bir türlü söylemese bir türlü... Yok söylemem dese, öğretmen zorlayacak, o yaşta gereksiz bir sosyal baskıya maruz kalacak. Bak herkes söyledi, sen söyleyemedin olacak bir de. Söylese, kendi ile çelişecek, inanmadığı şeyleri söyleyecek.

Şimdilik, şarkı sözlerini değiştirmeye devam…

Not: Daha önce bir şarkı hakkında daha ayrıntılı yazmıştım. İlgilenenler BURADA

13 Ekim 2014 Pazartesi

Bir Çocuk Şarkısı Hakkında

“Peygamberi Görmek İçin” adlı çocuk ilahisini bu alanla ilgili çoğu kimse duymuştur. İlk duyduğumda melodisi çok hoşuma giden bu ilahide yolunda gitmeyen oldukça şey var ne yazık ki… Çocuklara hele ki okulöncesine din eğitimi vereceğiz diye öyle yanlış şeyler yapılıyor ki… Üzülmekten başka elimden bir şey gelmiyor. Kendi kendimi yiyorum. İşte bu yazı da bunun için. Önce ilahi (veya çocuk şarkısı da diyebiliriz) sözlerine bakalım:


Peygamberi görmek için
Peygamberi görmek için
Neler, neler, neler
Neler vermezdim

Harçlığımın yarısını
Yumurtamın Sarısını
Elmaların irisini
Hayır Hepsini

En sevdiğim oyuncağım
En sevdigim oyuncağım
Uçurtmam, yarış arabam
Güzel bebeğim

Sana Canım feda olsun
Sana Canım feda olsun
Gönlümün sultanı
Canım peygamberim

Bu şarkıyı kim yazmış? İsim olarak önemli değil kimin yazdığı ama güya çocuklarla empati yapıp onların dünyasına girdiğini zanneden, ama aksine tam bir yetişkin olarak hadiseye bakan biri yazmış. Neden mi?

1- Bu şarkının hedef kitlesi bence okulöncesi hadi diyelim 6-7 yaş bir de. Bu yaş çocuklar soyut düşünemezler. PEYGAMBERİ GÖRMEK gibi soyutun ötesi bir kavram için somut şeyleri feda edemezler. “Bana oyuncağını ver sana Allah’ın rızasını vereyim?” Gibi bir şey bu. Bunu hiçbir çocuk kabul etmez.

2- Belirttiğim gibi bu tamamen YETİŞKİN gözüyle yazılmış. Bir yetişkin için yarış arabası, güzel bebek ve hatta olay iyice zorlaştırılmış EN SEVİLEN OYUNCAK basit şeylerdir. Adı üzerinde OYUNCAKtır işte. Ama ya çocuk için? Çocuk için bunlar onun TÜM MAL VARLIĞIDIR! Dünyasıdır, en değer verdikleridir! Bunu tüm ebeveynler bilir sanırım. Yani bu şarkıyı yetişkinlere uyarlarsak

Peygamberi görmek için
Peygamberi görmek için
Neler, neler, neler
Neler vermezdim

Tüm banka hesabımı,
Son model arabamı,
İki katlı evimi,
Kariyerimi her şeyimi

Gibi bir şey olur….


3- E peki böyle bir yetişkin ilahisi olamaz mı? Olabilir elbette. Çünkü biz yetişkinler iş ciddiye varınca bazı şeyleri yapmaktan aniden vazgeçsek de işin edebiyatını iyi yaparız. CANIM SANA FEDA OLSUN deriz Allah için din için… Ama iş ciddiye gelince kaç kişi kalır bilemem??? Hacı Bayram Veli’nin meşhur kurban hikayesi gibi.

Demek istediğim yetişkinler edebiyat yapar. O yüzden bu onların ruh dünyasını fazla etkilemez belki. Ama bu yaş çocuklarında edebiyat, lafı evirme çevirme yoktur. Nettir onlar. Şarkıda eğer ki ELMALARIN İRİSİ verilecek deniyorsa o verilecektir. Çocuk buradaki her bir kelimeyi emir telakki eder. Ciddiye alır.

4- Çocuk bunu ciddiye alınca ne olur peki? Kolay kolay arabasından, bebeğinden vazgeçemeyecektir. Bu kez de kendini SUÇLU hissedecektir. KÖTÜ ÇOCUK olacaktır. Şimdi çocuğun düştüğü duruma bak… Arabasını verse bir türlü vermese bir türlü??? Az bir empati yapınca görülüyor ki gerçekten üzücü çocuk için.


5- Bunlar şarkının mana yönü bir de DİL yönüne bakalım. Zaten burası çok daha vahim. Bu yaş çocuğu deyimleri anlamaz. Sözün direk anlamına bakar. Ne diyor şarkı;

“NELER NELER VEMEZDİM” yani olumsuz. Çocuk bunu zaten “vermem “olarak anlar doğrudan. Buradaki mecazi anlamdan bihaber olarak… Böyle bakarsak en azından çocuk yukarıda yazdıklarımı yaşamamış olur. Çünkü şarkıyı şöyle anlar. “Peygamberi görmek için neler neler vermezdim. Harçlığım yarısını vermem. Yumurtanın sarısını vermem. Elmalar vermem…..” Çocuk dünyasında bunun karşılığı budur.


6- Ben bu düşünceleri geçen yaz değil ondan önceki yazdan beri düşünüyordum. Ama bireysel sohbetler dışında dile getirmedim. Ta ki oğlum bu düşüncelerimin hepsinin DOĞRULUĞUNU İSPAT EDENE KADAR. Sırf melodisi güzel diye oğluma söyledim birkaç kez. Oğlum 3.5 yaşında. Ezberi sıfır. Asla şarkıları ezberlemez, kendi cümleleri ile yorumlar… Birkaç gün sonra bir baktım kendi kendine şöyle diyor melodili olarak. “PEYGAMBERİ GÖRMEK İÇİN HİÇ BİRŞEY VERMEEEEM. HEPSİ BENİİİİM”.

Ahan da dedim oğlum benim doğruluğumu ispatladı! Ve bunu yazıp paylaşmak istedim.

Anneler ve eğitimciler olarak lütfen çocuklara yüklenmeyelim. Koca koca yetişkin halimizle yapmakta zorlandıklarımızı el kadar bebelerden beklemeyelim. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım.

NOT: Şarkını kafiyeleri, tekerleme tarzı söylenişi, melodisi, müzik kalitesi harika. İşte bunun için ayrıca üzgünüm. Bu deneli emek verilmişken neden böyle olsun? Yapımcılar da bu hususta daha dikkatli davranmalı. Çocuk edebiyatından ve psikolojisinden anlayan kimselerle çalışmalı en azından danışmanlık hizmeti almalı. Ben yaptım oldu diye bir şey yok artık. Kapandı o devirler…

27 Eylül 2014 Cumartesi

Homeschool'a Giriş, Okul Anıları 1


***

Bismillah Uzun zamandır aklımda olanları bir ucundan yazmaya başlayayım. Her çalışan anne gibi bebeğim ilk doğduğundan beri düşünmeye başladım. Klasik bir çalışan anne olarak "3-4 yaşında kreşe başlar. 1-2 sene kreş, 1 sene ana sınıfı sonra da ilkokula gider." diyordum. Ama ilk nasıl nerede gördüm bilmiyorum ama facebook bloglar derken HOMESCHOOL / UNSCHOOL kavramlarıyla tanıştım. Şu an bile akademik temelli pek bilgim yok. Biraz yoğunluğumdan biraz da ihmalimden çok tafsilatlı bilgi sahibi değilim. Neyse burada zaten öznel şeylerden bahsedeceğim. Bu süreçte kafam çalışıyor tabi sürekli, artık girdi ya okulsuz eğitim fikri... Bir yandan kendi eğitim hayatımı gözden geçiriyorum bir yandan oğlumu gözlemliyorum. İşte burada bu gözlemler paylaşacağım. Şu an oğlum 3,5 yaşında ve evde.

Önce kendi eğitim hayatımdan başlayalım. Ben çok aşırı sıradışı olmamakla birlikte hep ortalamadan bir tık farklı oldum. Bunu çoğu kez hissettim kimi zaman zorla hissettirildim. Başarılı, yüksek notlu bir öğrenci oldum ama eğitim sistemiyle hiç bir zaman barışık olamadım, hele despot öğretmenlerle anılarım kitap olur...

Baştan alalım. İlkokul 1. sınıftayım. Hatırladıklarım az ama önemli şeyler. Zaten önemli olmasalar beynime kazınmış olmazlardı. Aradan geçmiş 23 sene ama hala hatırladığıma göre bende önemli iz bırakmışlar demek ki...

1- Okulun ilk günleri, çizgi çalışması veya harf yazma çalışması yapılıyor sayfalarca. Ben hemen yazıyorum sonra oflaya puflaya sınıfta oturuyorum. Çünkü çoğu öğrenci yapamıyor onları beklemekle geçiyor saatlerimiz.

2- İlerleyen günlerde herhalde fiş cümlelerindeyiz. Oya topu at gibi. Öğretmen cümle yazması için öğrencileri tahtaya kaldırıyormuş ama beni hiç tahtaya kaldırmıyormuş. Ben de evde anneme bu durumu şikayet ediyormuşum. Burasını tam hatırlamıyorum. Hatırladığım devamı. Hatta bir gece rüyamda parmak kaldırıp ÖĞRETMENİM!! diye bağırmışım. Bunun üzerine annem okula gelip öğretmenle görüşmüş, beni tahtaya kaldırmasını rica etmişti. İşte burasını hatırlıyorum net. Ve öğretmenin cevabı: "Onu iyi bildiği için kaldırmıyorum."

Şimdi çok sıradan görünen bu iki hadiseye bakarsak. Birinci de hızlı öğrenen çocuk boş yere sınıfta atıl vaziyette oturuyor. Okulda sıkılıyor dolayısıyla okulu sevmemeye başlıyor. Beyninin en hızlı çalıştığı dönemlerde zamanını boşa öldürüyor vb.

İkinci hadisede öğretmen kendince haklı belki ama ben henüz bunu anlayacak yaşta değilim. Burada benim yani çocuğun anladığı "Herkes yazı yazdı, ben yazmadım. Öğretmen ben parmak kaldırınca hiç beni tahtaya kaldırmıyor, bana söz hakkı vermiyor. Beni sevmiyor. vb." Burada da hızlı öğrenen çocuk resmen cezalandırılmış oluyor. Cidden ilginç bir eğitim sistemimiz var. Hızlı gideni durdur!

Bir de rüyamda parmak kaldırıp, konuşmam bir çocuk olarak yaşadığım yoğun duyguyu gösteriyor. Gerçekten şimdi dışarıdan bir gözle bakınca çarpıcı!

Birinci sınıf çilem bu kadarla bitmiyor. Bana o yıl en zor gelen Atatürk'ün doğum- ölüm vb. tarihlerini ezberlemek olmuştu. Tüm eğitim hayatımda ne çektiysem EZBERden çektim. Beynimin o kısmı kapalı! Ama bunu hiç bir öğretmene anlatamadım!!! Annemle saatlerce evde tarihleri ezberlemeye çalıştığımızı ve çok bunaldığımı hatırlıyorum.

Devamı gelecek inşallah.

İşte bu yaşadıklarımı düşünüyorum, oğluma bakıyorum, kendi hayal dünyasında ne güzel... O,
bunları yaşamasın istiyorum...

*** Oğlum babasına zorla yaptırdığı gemisini Türkiye Fizikî haritasında yüzdürürken.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Örneklerle Üç Yaş Din Eğitimi :)

***

Oğlum 3 yaş 4 aylık. Din eğitimi adına bir şeyler verme isteğinde olmakla birlikte el kadar bebeye ne öğretelim diyerek fazla bir şey yapmıyoruz. Hayatın içinde İslam’ı öğrenmesini ve sevmesini amaçlıyoruz inşallah. Bir de bazı ufak tefek şeyler öğretiyoruz, söylüyoruz yeri geldikçe. İste o ufak şeylerin nasıl etkili olduğuyla ilgili bu yazı. İki yaşanmış hadise ile anlatayım:

Oğluma su içmeden önce BİSMİLLAH demesi gerektiğini öğrettik. Otomatiğe bağladı artık “ Susadım, Bismillah” diyor daha suyu vermeden . Geçen ağlıyordu konuyu değiştirip dikkatini dağıtmak için dedim ki “Eskiden bebekken sen böyle ağlayınca seni emziriyordum, sen süt içiyordun.” (Açıkçası o ağladıkça eskiden olduğu gibi emzirerek sesini kesmek geçiyor halen zaman zaman aklımdan!!!) Buna karşılık dediği şeye şok oldum “Anne süt emerken de Bismillah diyor muydum?” Tabi yaşadığım şaşkınlığı ona yansıtmayıp “O zaman çok küçüktün konuşmayı bilmiyordun ki.” dedim. Çocuğum nasıl da benimsemiş Bismillah demeyi…

İkinci hadise ise şöyle. Çeşitli zamanlarda Allah’ın ağaçları yarattığını söylemişiz oğlana. Bir gün kırda bayırdayız, çişi geldi. Ben de hem açık alanda çişini yaptırmakla beraber mahremiyet eğitimini de elden bırakmamak için sesime efekt vererek “Hemen şu kocaman ağaçların arkasına gidelim, kimse seni görmesin!” dedim. Oğlanın ağaçların altında bana dediği cümle “Anne Allah bu kocaman ağaçları bizi görmesinler diye mi yaratmış?” Ben yine şoklarda...

Evladım sen nerden hatırladın ta ne zaman dediklerimizi, ne ara kurdun bağlantıyı, nerden ulaştın sonuca? İşte böyle. Demek ki öğrettiğimiz, telkin ettiğimiz bu küçük şeyler zamanı gelince gün yüzüne çıkıyor, çocuğun beyninde gönlünde yer ediniyor.

Öyleyse ne yapıyoruz? Bebelere fazla yüklenmeden, ufaktan ufaktan dinimizi öğretiyoruz.

*** (Askerleri ve köpekleri dizmece, sonra da uyusunlar diye üstlerini örtmece)

27 Haziran 2014 Cuma

Çocuğum Doğum Günü Pastası İçin Ağlasın İstiyorum!


Oğlumun diş bulgurları için kendi hazırladığım süsler. Ve fotoğrafla tezat yazımız başlıyor...

Sanal alemde şahit olup uzun süredir beni rahatsız eden bir durum var. Önceleri “Olabilir, neden olmasın, kendi tercihleri sonuçta, heveslenmişler yapmışlar” şeklinde yorumladığım bu hadiseler artık ürkütücü noktalara gelmekte nicelik ve nitelik açısından. Neden mi bahsediyorum? Çağımız annelerinin çocukları için düzenlediği “doğum günü, baby shower, dişim çıktı” türü organizasyonlarından. Elbette insanlar kendileri için ‘dünyalardan değerli’ olan evlatlarının özel günlerini sevdikleriyle kutlamak isteyebilirler. Biraz şıklık olsun diye dekorasyona, sunuma önem verebilirler. Misfirlerini ağırlamak için pasta, börek yapabilirler… Ama ne yazık ki olay farklı boyutlara doğru koşuyor.

1- Evvela bu organizasyonların BİRİCİK EVLATLAR için değil bizzat ebeveynin kendisi için yapıldığını düşünüyorum. Kendimden biliyorum. Benim oğlanın 3. doğum günü geçti ve hala DOĞUM GÜNÜ olayını idrak edebilmiş değil. Ne zaman pasta alsak veya yapsak mutlaka zorla mum yaktırıp, üflemeye çalışıyor. Kısacası ona her gün doğum günü. Dolayısıyla abartılı kutlamalara sahne olan BİR YAŞ doğum günlerde çocuğun hadiseyle alakası yok. Fotoğraflara bakarsanız gayet net anlarsınız kasteddiğimi. Fotodaki tüm insanlar gülümseyerek poz verirken tütüler içerisindeki kızcağız veya papyonlu oğlancık ya ağlamakta ya da şaşkın şaşkın bakmaktadır. Dolayısıyla bu organizasyonu anne bizzat kendisi için yapmaktadır. Peki anne bunu niçin yapmaktadır?

1.a. Annelik göstergeci olarak: Benim bir yavrum var çok da tatlı, zeki, güzel vb. Ve ben onu çok seven, ona çok iyi annelik yapan bir kadınım. Ahan da bu da ispatı. Bakın neler neler yaptım, hepsi evladım için! Kendim için bir şey istiyorsam namerdim…

1.b. Ele güne karşı: Şimdi komşu yaptı, yeğen yaptı, iş arkadaşım yaptı, ben yapmasam olur mu hiç? Benim neyim eksik?

2- Mütevazi bir şekilde evin süslenmesi normal karşılanabilir. Ama ne yazık ki tamamen İSRAF kategorisine girecek şekilde abartılı süslemeler yapılıyor hatta profesyonellerden bu konuda yardım alınıyor, bir ton para harcanıyor. Hani maksat eş dost vakit geçirmekti, ne gerek ver bu abartılara?

3- İşin iyice rengi değişmeye, suyu çıkmaya başlıyor. Çünkü insan nefsinde bulunan ve bizi kimi zaman alt eden DAHA FAZLASINI İSTEMEK, AZIYLA YETİNMEMEK, FARKLI OLMAK, ALTTA KALMAMAK duyguları kamçılanıyor sürekli. Böyle bir organizasyona katılıyorsunuz veya zaten aktif bir internet kullanıcısı iseniz bu tür ortamlara yüz kere gitmiş kadar oluyorsunuz. Ve bunlar sizin de nefsinizi körüklüyor. Yapılagelen İSRAFlar yeni İSRAFlara davetiye çıkarıyor.

Burada İSRAF demişken biraz daha açalım. Yukarıda yazdığım gibi abartılı SÜSLEMELER israf, abartılı YEMEK hazırlıkları israf, bu organizasyonu yapmak için harcanan VAKİT günler belki haftalar israf, beynin ve kalbin bununla MEŞGUL olması israf…

4- Doyumsuz çocuklar yetiştirmenin daha güzel bir yöntemi olamaz herhalde. Şu an elbirliğiyle bebelerimizi nasıl doyumsuz yaparızın peşine düşmüşüz sanki… Biz ilkokulda falanken annemize yalvarır, doğum günü pastası yapmasını isterdik. Eğer bir pastamız olursa bizden mutlusu yoktu. Şimdi çocuklarımızın elinden bu mutluluğu alıyoruz… Onlara ARMUT PİŞ AĞZIMA DÜŞ SAPI DA YUKARI GELSİN yapıyoruz. Bırakalım biraz onlar da bize yalvarsın doğum günü pastası için, biz de nazlanalım biraz… Zor ulaşsınlar ki, kıymeti olsun.

5- Bir de hadisenin dinî boyutu var. Benim çocukluğumda muhafazakar aileler pek hoş bakmazdı doğum gününe. Kimi aileler asla kabul etmez, kimisi GAVUR ADETİ diye mum üfletmez, kimi de bir gün sonra kutlardı yine gavur adeti olmasın diye…Nerdeeen nereyeeee??? Gerçekten NEREYE?

6- Bir de doğum gününe katılan diğer çocukları düşünün… Onların nasıl imreneceğini, aynısını ailelerinden talep edeceğini… Eğer aileleri bunu gerçekleştirmezse yaşayacakları hayal kırıklığını. Ve eğer ki aileleri daha da güzelini gerçekleştirirse tavan yapacak olan egolarını…

7- Tüketim çılgını olduğumuz, kapitalizmin oyununa geldiğimiz vb. konularına ise hiç değinmiyorum...

Vel hasılı kelam… Naçizane düşüncem eş dost arasında MAKSAT MUHABBET OLSUN merkezli organizasyonlar elbette yapılabilir. Ama dikkat, aman dikkat…İsrafa kaçamadan, gösterişe kaçmadan…

NOT: Fotoğraftan anlaşıldığı üzere itiraf ediyorum, ben de yaptım. Ama bi sorun neden yaptım :). Ben safiyane duygularla bu süsleri hazırladığımda daha iş çığırından çıkmamıştı. Pişman mıyım? Hayır. Peki bir daha yapar mıyım? Bilmiyorum.

2 Şubat 2013 Cumartesi

Mükemmel Kadın Olmak?

Şimdi yazacaklarımın içeriğine benzer bir yazı okumuştum daha önce nette. Şimdi bulamadım da neyse...

Günümüz yaşamı bize MÜKEMMEL KADIN olmayı dayatıyor gerçekten! Biz de kapılmışız akıntıya gidiyoruz... PÜÜVV...

Ev temiz olacak ki ne temiz! Deterjan reklamlarındaki gibi daima lavabo par- la- ya- cak! Evin dekorasyonu uyumlu olacak! Kocan - çocuğun temiz ve ütülü giyinecek! Yemek yapılacak! Eş dost misafir edilip, abartılı hazırlıklar yapılacak!

Kayınvalideye gelinlik, ana- babaya evlatlık, devlete memurluk, kocaya karılık, okula öğrencilik, yan dairede oturana komşuluk, çocuğa analık yapılacak! CAK CAK CAK...

İyi de pardon bunları 1 ( yazı ile BİR) kişi mi yapacak? Bu kadarla kalsa neyse, facebook'a girilecek, gmail, hotmail, mynet mail, yahoomail kontrol edilecek, twitter a göz atılacak, haber sitesine bakılacak, vb. vb. vb. haa bir de bu blog var tabi!

Bunlar da benim dertsiz başıma aldığım dertler... Tez yazılacak, çocuğun altı değiştirilecek, karnı doyurulacak... Leyla ile Mecnun izlenecek... Postcrossing yollanılacak...spora gidilecek..



Burada yazamadığım daha niceleri... Demek istediğim şudur ki: Niye çocuğum hep temiz giyinmek zorunda? Adı üzerinde bebe daha, hem de Angara bebesi :). Bazen evden çıkarken alıyor beni bir telaş " AA ÇOCUĞUN ÜSTÜ KİRLİ; HEMEN DEĞİŞTİRELİM!", eşimin cevabı " YOLDA GELİRKEN OLDU." deriz :))

Misafir gelince dellendiğim için ben, eşim " MİSAFİR FALAN ÇAĞIRMA. STRESE GİRİYORSUN; BENİ DE MAHVEDİYORSUN..."

Vek hasıl-ı kelam: biraz salmak lazım, biraz da sallamak... ne demiş atalar " Adım hıdır, elimden gelen budur". Demiyoruz işte biz öyle, YAPACAM, EDECEM modundayız sürekli... HER YERE YETİŞECEĞİZ, DÜNYAYI KURTARACAĞIZ falan...

"Çocuk da yaparım, kariyer de" diye yediler beynimizi. Biz yırtınırken, erkekler genelde uyumayı tercih etti... Kadın hırs yaptı, geceyi gündüze kattı, çocuk da yaptı kariyer de... Eee sonra n'oldu? Başı göğe mi erdi? Erkenden yaşlandı, depresyona girdi, hayattan bir lezzet alamadı...

İşte bu resimlerle kandırdılar bizi... Hem işte çalıştırdılar, hem evde... Etimizden, sütümüzden, yünümüzden faydalandılar...


Hayır ben kendimi anlamıyorum, KARŞIDAN YÜKLENENLER klasörünün yarısı AKADEMİK MAKALE, TEZ diğer yarısı KEÇE BROŞ, CUPCAKEli MASA ÖRTÜSÜ vb. Kişilik bozukluğu var galiba bende :)

Çok dallı budaklı bir yazı oldu. Bunların her biri hakkında sayfalarca yazabilirim...

ANA FİKİR: Kendini çok kasmayacaksın, mükemmel olmayacaksın, bazı şeyleri de ahirete bırakmak lazım, hırs yap yap nereye kadar hacı? Azıcık tevekkül...

15 Mart 2012 Perşembe

Biz Hala Konforlu, Sıcak Evimizdeyiz Ya Başkaları?...


İlk defa bir habere karşısında bu kadar acı hissettim, suçluluk hissettim!
26 yaşındaki anne çocukları üşüyor. Elindeki 6 lira ile odun almaya gidiyor… Araba lastiğini kesip yakmaya çalışıyor olmuyor… Oğlunun eline ısınması için saç kurutma makinasını verip yan odada kendini asıyor. 2 çocuk, biri yedi aylık! Masum her şeyden habersiz uyuyor…

Bu olaydan hepimiz sorumluyuz! Tüm Türkiye hatta tüm dünya! Ve belki bu olayın benzerleri yaşanıyor pek çok yerde! Biz ise keyfimizde sefamızdayız. Kaloriferli evlerimizde, kablosuz internetimizden bloglarımızı güncelliyoruz……..

Allah affeder bu anneyi inşallah. Ben affedeceğini ümit ediyorum. Evet intihar affı olmayan bir suçtur ama ben o esnada o gencecik annenin bir kriz anı yaşadığını, aklının başında olmadığını düşünüyorum! Aklı başında olmayanın ise günahı olmaz güzel dinimizde. Başka türlüsü olmaz zaten! Sana muhtaç iki çocuk, soğuk ev, üç gündür yemek pişmemiş, elde var altı lira! Rabbim taksiratını affetsin! Evlatlarına hayırlı bir gelecek nasip etsin inşallah!

BEN NE YAPABİLİRİM Kİ? mi diyoruz? Evet belki direkt o anneye ulaşamazdık, ondan haberdar olmazdık ama onun benzerlerine ulaşabiliriz! Ve Allah bize sorar ahrette SOĞUKTAN AĞLAYAN BEBEKLER VARKEN SEN EVİNİ DEKOR ETMENİN PEŞİNDEYDİN diye…. Hesabımız zor hem de çooook zor!

Sadaka, sadaka, sadaka! Bol bol, çok çok, canımızı acıtasıya vermemiz lazım! Nefsimize ağır gelmesi lazım! Kendimizi zorlaya zorlaya vermemiz lazım. İçimizden bir sesin BU KADAR ÇOK VERME! diye çırpınması lazım! Belki ihtiyaçlarımızdan vazgeçercesine vermemiz lazım! …. Ki o zaman belki hesabımız az biraz kolaylaşır…

Bu hadiseden hepimiz tek tek sorumluyuz! Kimse kendini masum hissetmesin!

27 Ocak 2012 Cuma

En Zor Meslek! 7/24


Annelik kutsal bir görev kesinlikle. "Cennet annelerin ayakları altındadır." buyurmuş Sevgili Rasul.

Tüm bunlara rağmen soruyorum " Bu çocuklar annelerinin üzerine mi zimmetli?" Yani tek sorumlu, tek görevli anne mi? Öyleyse silsinler nüfus cüzdanından BABA ADInı?

Annelerin çocuklarına gerçekten kaliteli ve keyifli annelik yapabilmeleri için annenin yükünün hafifletilmesi lazım. İyice bunalan anne bu gerginliğini çocuğuna da yansıtıyor elinde olmadan. Tamam anneler çalışmasın, çocuklarına vakit ayırsın ama maddi ve manevi olarak aç olan anneden ne kadar annelik yapması beklenebilir ki?

Akşam eve gelen kocanın az biraz empati yapıp " Bu kadın tüm gün bu çocukla boğuşuypr, biraz onu rahatlatayım." diye düşünmesi lazım. İnsaf, vicdan bunu gerektirir! Babalık bizim memlekette otorite olmak, emir yağdırmak, hesap sormak olarak algılanıyor sadece!

"Niye bu çocuğa yelek giydirmedin?", " Neden düştü?", " Neden su içirmedin?" vb. Aman iyiki kocalar var da bize bunları söylüyorlar, yoksa bizim aklımıza hiç su içirmek, yelek giydirmek gelmezdi... Bunu diyesiye kadar sen yap be adam! Elin var kolun var!

Yazdıklarımın hepsi direkt benle alakalı değil, elbette abartılarım var. Ben bunların (çok şükür ki) daha hafifini yaşıyorum ve biliyorum ki bu duyguları çok şiddetli yaşayan binlerce kadın var! Sonra da ne mi oluyor 40-50 yaşlarındaki tüm kadınlarımız depresyonda, ilaç kullanıyor! Bunların acısı sonradan bir güzel çıkıyor...


Dinimizce çocuk sahibi olmak destekleniyor, Başbakan en az 3 tane diyor, ben de can-ı gönülden bunu destekliyorum. AMA... Olayın pratiği hiç de öyle değil! Yine tekrarlıyorum bu çocuk benim üzerime "zimmetli" değil! Ben bir insan, bir kul, bir vatandaş yetiştiriyorum. Belkide geleceğin büyük adamını yetiştiriyorum ve bunun için bana -yani tüm annelere- erkekler, akrabalar ve hatta devlet destek olmak zorunda! Anneyi rahatlatıcı, sosyal ihtiyaçlarını karşılayıcı imkanlar sağlamak zorunda!

Yoksa ne mi olur? Kadın 5 tane doğum yapar, ama kendisi sağlıklı bir ruh haline sahip olmadığı için çocukları sahipsiz, ilgisiz, başıboş büyür gider...

Ya da benim düşündüklerimi düşünür, kendini destekleyici güç bulamaz ve " Ben ancak bir tane ile baş edebilirim, hadi en fazla iki! " der.

Bir bakın etrafınıza, ikiden fazla çocuk sahibi olan kaç kişi var? Aklın yolu bir, demek ki herkes benim gibi düşünmüş!

Tüm bu gerçeklere rağmen ben yine de ümitliyim bakalım... İnsanlardan yardım bekleyen boşa bekler, tek yardımcımız Allah! Bizi ayakta tutan da bu iman gücü zaten!

Yine anneye dinlenme fırsatı sunan Yüce Yaratıcı! Bebek 1-2 saat uyuyor da az biraz kendimize geliyoruz. Şu an olduğu gibi kendimize özel birşeylere zaman ayırabiliyoruz.

Bir diğer dinlenme zamanı da emzirirmek! Hem oturuyorsun, en güzeli de bebek hareket edemiyor! ( tabi sürekli kolunu, bacağını sallıyor da o kadar da olur artık...) Kıpır kıpır bir oğlanın annesi olarak, ben çok dinleniyorum o esnada.

Yine Rabbimiz yardıma koşuyor yani!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Gece Gece İlham Gelmesi

Geceleri yatmak üzereyim, yorgunluktan gözüm kapanıyor, "dur bir dişimi fırçalayım bir de yatsıyı kılıvereyim" diye kendime telkin yapıyorum son enerjimle... İşte tam da o esnalarda bana İLHAM denen şeyden geliyor. Kafamda fikirler, cümleler uçuşuyor... Otursam bilgisayar başına döktüreceğim hem de nasıl! Ne yazık ki hayatın gerçekleri ve zorunlulukları ağır basıyor ve ben uyku hazırlıklarına devam ediyorum. Malum bakmam gereken bir bebeğim ve gitmem gereken bir de işim var ( çok şükür). Sonra (şu an olduğu gibi) müsait zamanım oluyor ama yazacak hiçbir şeyim yok sanki...

11 Ağustos 2011 Perşembe

Sadece Muhammed mi?

Bebeğimize isim koymak için elbette çok düşündük, peygamber ve sahabe isimleri, peygamber çocukları vb.

Eşim iki isim olmasını istemiyordu. Ben de iki isimli biri olarak bunun zorluğunu bildiğim için, iki isim üzerinde ısrarcı olmadım. Bir de eşim alışıldık, klasik bir isim istiyordu…

Listeler hazırladım, isimlere puanlar verdim. Kulağa gelişi güzel olsun, soyadı ile uyumlu olsun, manası güzel olsun, söylenişi kolay olsun, ilerde büyük adam olunca makamına yakışsın vb.

Aklımda en başından beri “Muhammed” adı vardı. Hz. Peygamber’e bir vefa borcu gibi, onun ümmeti olmanın bir gereği gibi hissediyordum içten içe bunu.

İsim koyma sürecinde öncelikle bebeğe verilen ismin Allah katındaki manevî mes’uliyetini hissetim. Mahşer günü Yüce Allah “ Niçin bu ismi koydun?” dediğinde verebileceğim makul ve geçerli bir cevap olmalıydı.

Daha sonra evladım bir ömür boyu o isimle anılacak, ismi onun ayrılmaz bir parçasın olacaktı. Çocuğa konulan ismin onun psikolojisini, karakterini etkilediğine inanıyorum. Bir kişiye 40 kez deli dersen deli olur misali… Öyle bir isim koymalıydım ki benim evladım örnek bir müslüman olmalıydı, birinci vasfı zekası, gücü vb. değil güzel ahlakı olmalıydı…

Çocuğum bir ortama girdiğinde belki isminden dolayı kabul görecek veya dışlanacaktı… Evet ne yazık ki ülkemiz hala bunları aşabilmiş değil. İskender Pala’nın 28 Şubat sürecini anlatan kitabında “adı Muhammed olanların askerî okula alınmadığını” okuyunca kesin kararımı verdim isim hususunda. Eğer birileri, bir ortamda benim evladımı adı “Muhammed” diye dışlayacaksa, ben bundan bilakis memnun olurum. O zihniyette insanların arasında yeri olmamalı benim oğlumun!

Niçin çocuklara meşhur, büyük kimselerin adı konulur? Onları örnek alsınlar, onlar gibi olsunlar diye. Peki bu dünyada gelmiş gelecek en güzel ahlaklı, en hoş görülü, en İNSAN, en takva sahibi, en merhametli, Allah’ın en sevdiği, Habîbi kim? Cevap hepimizce malum: Hz. Muhammed! Öyleyse ben bebeğime nasıl başka bir isim koyayım?

İsimler üzerinden gidersek mesela MERT güzel bir isim, ben de isterim ki evladım mert olsun. Ama sadece MERT olması yeterli mi? Mertlik ahlakî özelliklerden sadece birisi… Veya CESUR veya ÇAĞDAŞ veya SADIK veya ARİF vb. Bunların hepsi güzel hasletler ama tüm bunlar Hz. Peygamberimizde bulunan özellikler zaten. Yani ben gelmiş gelecek en mükemmel insanı örnek alması duasıyla koydum bu ismi.

Dua demişken sözlü ve fiilî dua vardır. İşte ben Muhammed ismini koyarak aynı zamanda fiilî olarak dua da etmekteyim. Rabbim sen benim evladımı Hz. Muhammed’in ahlakıyla ahlaklandır diye. ( Amîn!)

Bizim ülkemizde Muhammed ismi pek konulmuyor, koyyana da pek hoş bakılmıyor. Bunun iki nedeni var.

Birisi çocuk bu ismi taşıyamazmış ! ! ! % & ? Ne demekse artık? Niye taşıyamasın? Rabbimiz bize örnek olarak bir insanı, bir beşeri peygamber olarak göndermedi mi? İşte size calı kanlı bir örnek, işte böyle yaşayın emirlerimi demedi mi? Belki Hz. Peygamber gibi olmayız, onun seviyesine ulaşamayız ama amacımız hep ona ulaşmak olmalı değil mi?

Hz. Peygamber’e saygısızlık olmasın diye, Muhammed’in yanına başka bir isim koyma geleneği var bir de… Muhammed ismini koyan ana-babanın veya o adı taşıyan kimsenin (haşâ) Hz. Muhammed( s.a.v.) ile kendini mukayese etmesi, (haşâ) kendini ona eş görmesi mümkün mü? Elbette değil. Öyleyse niye saygısızlık olsun ki?

Bir de bizim atalarımız yani Osmanlı edepte, hürmette, saygıda bir numara! Onun için Muhammed adını Mehmet olarak kullanmışlar. Onların bu hürmetini anlamakla ve takdir etmekle beraber 2011 yılında bunu anlayacak düşünce ve hayat tarzının kalmadığını düşünüyorum.

Biz uçan bir Peygamber tasavvuruna sahibiz ne yazık ki. Onun için Efendimizin adını evlatlarımıza veremiyoruz, onu yaşamımıza dahil edemiyoruz. Hz. Muhammed’i pazarda gören “ Çarşıda alış-veriş yapan Peygamber mi olurmuş?” diyen kafirler ile aynı görüşü mü paylaşıyoruz yoksa??? Evet, Hz. Peygamber alış-veriş yapardı. Çünkü O da bizim gibi bu hayatı yaşıyordu. Ve hayatın tam içinde olarak bize örnek oluyordu. Onun sayesinde biz “ Bir müslüman nasıl alış-veriş yapar?” ın cevabını öğrendik.

Bir eleştiri de şu: Eğer birileri oğluma kötü söz söylerse
1) Hz. Peygambere hakaret olurmuş.
2) Kötü sözü söyleyene günah olurmuş.
Cevap:
1) Hz. Peygambere niçin hakaret olsun? Orada kimin kastedildiği ayan beyan ortada zaten. Öyleyse Ali koyma Hz. Ali’ye hakaret olur, Adem koyma Hz. Adem’e hakaret olur, Mustafa Kemal koyma Atatürk’e hakaret olur… Var mı böyle bir mantık? Ne koyucaz öyleyse? Kimseye hakaret olmasın diye Toprak, Cenk, Yıldırım mı?

2) Kötü sözü söyleyene günah olurmuş. Evet doğru hem de çook günah olur. Ama adı Muhammed olduğu için değil. Bir insana adı, dini, ırkı ne olursa olsun kötü söz söylenmemeli, küfür edilmemelidir zaten! Adı “Muhammed” olan bir kişiye yapılan hakaretle adı “Saldıray” olana yapılan hakaret benim nezdimde aynıdır! İkiside kötüdür, günahtır, olmamalıdır! Burada önemli olan isim değil, o ismi taşıyan İNSANdır. Ve insan Rabbin huzurunda çok kıymetlidir.

Pekiii ya ilerde oğlum ismini beğenmezse, ( Allah muhafaza) benim düşlediğimin dışında bir hayat tarzını benimserse ne olacak???? Hiç bir şey!!! Ben hangi ismi koyarsam koyayım onun ilerde beğenip beğenmeyeceğini, nasıl bir yaşam süreceğini bilemem. Yüzlerce isim var! Eğer beğenmezse açsın mahkeme değiştirsin, hiç de tınlamam, gurur meselesi yapmam, sütümü helal etmem duygusallığına girmem. O da bir insan, kendi kararını verebilmeli. Ben bu kadar yazı yazdım “niçin adını Muhammed koyduğumu” gerekçeleriyle açıkladım, eğer o da benim yaptığım gibi düşünüp taşınıp gerekçeli bir karar ile adını değiştirmeyi isterse bana sadece saygı duymak kalır. ( Bu yazının çıktısını alıp saklayayım bari belge niteliğinde  )

Tüm bu düşüncelerime rağmen konu hakkında dinî dayanağım olsun istedim. Birinci dayanağım Türkiye dışı ülkelerde binlerce Muhammed isminin oluşuydu. Bir yanlış üzerinde bunca müslümanın ittifak etmesi mümkün değildi çünkü. İkinci olarak ise fetvasına güvendiğim şu linkteki açıklama:
http://www.sorularlaislamiyet.com/article/9326/muhammed-ismi-koyma.html

Oğlumun adını soran hemen herkes aynı tepkiyi veriyor: “ Sadece mi Muhammed?” EVET, işte bu saydığım gerekçelerden ötürü oğlumuzun adı MUHAMMED, SADECE MUHAMMED! İsmi ile müsemmâ olur inşallah! ( amîn).

Yazıya başlarken bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim. Bu da gösteriyor ki ben evladıma ismini “ kayınpederimin adı olduğu için değil”, “ sevdiğim artizin ismi olduğu için değil.”, “ söylenişi hoşuma gittiği için değil”, “sağdan soldan ŞUNU KOY dedikleri için değil” müslüman bir ana- babanın evladına karşı ilk sorumluluğunu yerine getirme gayretiyle koydum/ koyduk. ( bu süreçlere eşim de dahil elbette. )


Anahtar kelimeler:

muhammed ismini koymak günah mı

muhammed isminin yanına yakışan isimler

hz. muhammed ismi çocuklara konulur mu öğrenmek istiyorum

muhammed adı tek konulur mu

muhammed ikinci isim

muhammed ismi koymak caiz mi

muhammed ismi koymak günahmı

bebeklere muhammed ismi koymak

muhammed ismi tek konulurmu

8 Ağustos 2011 Pazartesi

BEBEK NASIL OLUYOR?


Bebek nasıl oluyor? Bunun cevabını bilmeyen yok. Spermin yumurtayı döllemesi ile tabii ki. İyi onu biliyorum da nasıl oluyor??? Sperm dediğin nedir ki? Bir vücut salgısı… Ter gibi, idrar gibi, sümük gibi… Peki yumurta ne ola? Ciğer gibi, bağırsak gibi birşey olsa gerek… E öyleyse BEBEK NASIL OLUYOR? Doğduğunda tüm uzuvları yerinde, saçı, kirpiği olan bir bebek… Ağlayan, emmeyi bilen bir küçük yaratık… Bebek aslında olmuyor; bebek, Yüce Yaratıcı Allahımız tarafından YA-RA-TI-LI-YOR!!!

Hamilelik boyunca anne adayı kafasına göre takılıyor, içeride olanlardan habersiz… İçerde ise 7/24 mesai devam etmekte… Her besin, vitamin, mineral bebeğin neresine gidecekse kendi yolunu bulup yerleşmekte… Anne sadece HAMİLE yani taşıyıcı yani HAMAL… Araplar bu kelimeyi güzel türetmişler cidden. Anne taşımaktan başka ne yapıyor ki??? Yapan, yaratan ALLAH!

Elbette annesin tüm dengesi değişiyor, hormanları altüst oluyor,ağırlaşıyor vs. Ama bunlar içeride hızla yaratılan, gelişen, tamamlanan bebeği hesaba katarsak kocaman bir HİÇ olarak kalır!

Eğer YARATICI o bebeğin yaratılmasına karar verdiyse anne tarlada çapa da yapsa, ağırlığınca yük de taşısa o bebek dünyaya geliyor. Anne az beslense de, az uyusa da, çok yorulsa da HÂLIK o bebeği yaratmaya devam ediyor… İşte o yüzden diyorum ki evet hamilelik çok zor bir dönem ama kusursuz bir yaratılışa ortam hazırlandığını düşünürsek çekilen cefanın abartılacak yanının olmadığı görülür.

“Allah’ı görmüyoruz” diyenlere en güzel cevap BEBEK! Anne- baba olup da Allah’ı inkar eden, hala Allah’ı görmediği söyleyen körlere diyecek söz bulamıyorum… Rab, Kur’an’da sık sık ne diyor “ Hiç mi düşünmezsiniz?” Ne yazık ki HİÇ düşünmeyenler var!

“Bu kuru kemikleri kim diriltecek? Nasıl diriltecek? ” diye Peygamberimize kafa tutanlara tokat gibi cevap bizzat Allah’tan geliyor. "De ki, 'Kim onları ilk kez yarattıysa onları yine O diriltecek. O her türlü yaratmayı bilendir." Yâsîn 79

Ben hiç müdahil olmadan içimde, bedenimde bir insanın yaratılışına hafta hafta, ay ay şahit oldum ya… Ağzı, dili, yanağı, kirpiği, parmağı, dirseği, tırnağı olan bir canlının bedenimden çıktığını gördüm ya… Artık diyecek bir sözüm yok…

Sadece ALLAHUEKBER diyebilirim; Rabbim sen en büyüksün, ne büyüksün!

Sadece LAİLAHE İLLALLAH diyebilirim; yoktur senden başka İlah, Tanrı, Yaratan, Var eden…

Sadece SÜBHANALLAH diyebilirim; tesbih ederim seni, yüceltirim, överim, tüm eksikliklerden münezzeh olduğunu haykırırım…

Ve EŞHEDÜ ENLA İLAHE İLLALLAH derim. Senin ilah olduğuna gözümle görmüş gibi şahitlik ederim!

Biliriz Allah, yaratıcıdır. Yediğimiz elmayı O yaratmıştır mesela. Ama biz o elmayı marketten aldığımız için pek de hissetmeyiz bu yaratılış mucizesini… Ama bebeğimiz öyle mi? Allah onun yaratılışını gözümüze soka soka gerçekleştirmektedir. Bunu görmemek için Kur’an’da bahsedilen gözlerine set çekilmiş, perde indirilmiş körlerden olmak lazım!

Ben bebeğimi kucağıma aldım ya artık şeksiz şüphesiz ahirete de inanırım, yeniden dirilmeye de, şehitlerin ölmediğine de, melekler de, mi’rac’a da… Bunların hiç birisi, içimde bir bebeğin yaratılmasından daha çok olağanüstü değil çünkü…

Dünyanın en bilgili, en alim biyologları gels eve ben onlara sorsam: “BEBEK NASIL OLUYOR?” Bilim insanları bu soruyu cevaplamak için paneller düzenlese, fotoğraflar, animasyonlar gösterse… Anlatsalar tüm bidiklerini… Hücreleri, hücre bölünmesini, döllenmeyi, kromozomları, DNA’yı… Benim aklım, mantığım, bünyem bunu anlamaz, anlayamaz, algılayamaz!!! Bu Rabbin en büyük mucizesidir, başka da söze hacet yoktur!

Tamam hücre vardır, döllenme vardır… Ama bunları kim var etmiştir? Hamileliğin 12. haftasında bebekte şunlar olur, 26. haftasında bunlar olur… İyi de bu planlamayı kim yapmıştır?

Artist artist gezen bilim insanlarının yaptığı / yapabildiği sadece, Allah’ın koyduğu kuralları/ işleyişi akılları erdiğince, az buçuk keşfetmektir.

Her bir hamilelik, her bir doğum tüm saniyeleriyle, tüm anlarıyla Allah’ın varlığına delildir. Her bir bebek tüm hücreleriyle Rabbin yaratıcılığının en somut kanıtıdır.

Cennet belki de bebeği vesilesiyle RABbini gerçekten tanıyan, O’nun gücünü, mükemmelliğini, isim ve sıfatlarını bebeği üzerinden gören annelerin ayakları altında olacaktır!

Allah’ın mucizelerine kayıtsız kalmamak, deve kuşu misali kafamızı toprağa gömüp kendimizi kör etmemek duasıyla…

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Somalili Bebek Ölüyor! DUYUYOR musunuz yoksa UYUYOR musunuz?


Somali’deki kıtlık ve açlık hepimizce malum. Bu tür hadiseleri eskiden de hassasiyetle karşılardım ama anne olduktan sonra bu hassasiyetim tavan yaptı.
Ben “ Allah’ım n’olur sütüm kesilmesin de oğlumu iki yıl emzireyim!” diye dua ediyorum ki sütüm kesilse n’olur? Mareketler günlük, uzun ömürlü, tam yağlı, yarım yağlı, vitamin katkılı vb. sütlerle dolu. Bebek mamalarının çeşitleri ise saymakla bitmez. Diğer tarafta ise kaburga kemikleri sayılan, yüzü kafatasının sardığı deriden ibaret olan bebekler, çocuklar…

Ramazan geldi, hoş geldi. Açlığı, susuzluğu iliklerimize kadar hissetmek için ne büyük fırsat ağustos sıcağında oruç tutmak! Hissetmek ve yardım etmek…

Yoksa kuru kuruya hissetmek, mükellef iftar sofralarında çatlayasıya kadar yedikten sonra “Olmayanlara da ver Allah’ım!” diye dua etmek ne ola ki? Timsah gözyaşları gibi bir şey mi?

Körler sağırlar birbirini ağırlar tarzı iftar davetlerine KARŞIYIM! Bu davetlerde israfın, gösterişin, enaniyetin varlığı aşikar!

İlaki eşimi dostumu iftara davet etmek istiyorum diyorsanız bir öneri; aklınızdaki menüden 1-2 çeşit daha az yapın ve o yapmadığınız yemeklerin maliyetini SOMALİ’ye gönderin, bunu da misafirlerinize söyleyin ki hem onlara örnek olun hem de yardıma özendirin.

DİYANET ve yardım dernekleri kampanlayalar başlattı. SMS atması gerçekten çok kolay. Ama 3-5 SMS bence yeterli değil. Ya bankadan veya netten kredi kartı ile yardımda bulunmalı. Ya da aklına geldikçe bol bol kısa mesaj atmalı!

İnsan olmak kolay değil. Hassasiyet ister, sorumluluk ister, empati ister. Hele bir de MÜSLÜMANIM diyorsanız tüm dünyaya, tüm canlılara karşı sorumlusunuz RAB katında. “Aldırma da geç git” diyemezsiniz… Hele bir de RAMAZAN ayında iseniz bir vereceğinize on vermelisiniz muhtaca. Zira Rabbimiz Ramazan’da öyle yapıyor. Sevapları çarpıp çarpıp veriyor!


5 TL BAĞIŞ YAPMANIN YOLU

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
1 Ağustos’tan itibaren başlayacak olan uygulama ile bütün operatörlerden “AFRIKA” yazıp 5601’e gönderilecek olan SMS’ler 5 TL karşılığında olacak, 3 SMS gönderildiğinde bir fitre bir iftar parası verilmiş olacak.
www.diyanet.gov.tr
İHH
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA faturalı hatlardan “SOMALI” yazıp 3072′ye SMS göndererek 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.
www.ihh.org.tr

Kimse Yok Mu Derneği
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA tüm hatlardan “ACLIK” yazıp 5777`ye SMS göndererek, 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.
www.kimseyokmu.org.tr

Deniz Feneri Derneği
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA’nın tüm faturalı ve kontörlü hatlarından 5560′a boş SMS göndererek 5 TL bağışlayabilirsiniz.
www.denizfeneri.org.tr