hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2012 Pazar

Ahh Ahh Off Off

Hay Allah'ım yaaa! Ben neler düşünüyorum Türkiye ne durumda.... Arada uçurum ötesi uçurum var.


Ben acaba ARAŞTIRMA GÖREVLİLERİ İÇİN BAŞÖRTÜSÜNÜN SERBEST OLDUĞU ÜNİVERSİTELER VAR MI? diye düşünüp Googleda arama yaparken karşıma

"EŞİ BAŞÖRTÜSÜ OLDUĞU İÇİN HAKETTEĞİ YERE GELEMEYEN ERKEK ARAŞTIRMA GÖREVİLİLERİ"nin haberleri çıkıyor...

Boşa ümit etmeyim öyleyse en az bi 5-10 sene... O zamana kadar da yaşlanırım zaten... Nasip!

30 Haziran 2012 Cumartesi

Sokak Düğünleri


Upuzun bir aradan sonra buradayım!

Ramazan öncesi düğün sezonunun tam ortasındayız. Yarın iki düğüne birden katılacağım inşallah!

Bu yazının konusu SOKAK DÜĞÜNLERİ.

( Fotoğraf bugün tarafımdan çekildi)

Sokak düğünleri şehirde yaşayan ( hemi de böyyük şeherde) ama ısrarla ve ısrarla bu hayata adapte olmayan halkımızın bir etkinliğidir. Bildiğimiz KÖY DÜĞÜNÜnün şehre uyarlanmışıdır.

Ben köyde yapılanına katıldım cidden çok güzeldi. Ama şehirdeki için aynısını söyleyemeyeceğim. Çünkü, köydeki o düğün köy için önemli bir olay. Tüm köy nişandan da haberdar, düğün beklentisinde zaten. Bütün köylüler düğün evini tanıyor ve tüm köy düğüne davetli. Düğün köylünün hepsine ait yani! O yüzden herkes orada zaten!

Ama ya şehirdekiler? Düğün evini tanımam, etmem. Benim için bu sokak düğünlerinin anlamı; sadece yüksek ve rahatsız edici müzik sadece!

Hele önceleri Keçiören'de oturuyordum her hafta sonu 2-3 düğün kesin oluyordu. Malum kalabalık semt! Ben mecbur muyum her hafta kafamın şişmesine. Hatta çok yakında olunca düğün, evimizi terk ediyorduk tüm gün boyunca. 2-3 kez yaşadık bunu da!

Ama köy düğünü yılda en fazla 2-3 tane oluyor. Onda da zaten " oğlan bizim kız bizim" olduğundan o ses kimseyi rahatsız etmiyor.

Düğün salonlarının çok pahalı olduğu da bir gerçek! Halk mecburen de bu yola başvurabiliyor. Ama asla mantığını anlamadığım bir şey var. Tamam akşam oynuyonuz, eğleniyonuz anladık daaaaa öğlen 12'de niye başlıyor o adam hayatımda hiç duymadığım duymak da istemediğim arabeksimsi, ağıdımsı şarkıları söylemeye. Sadece kendi söylüyor, kendi dinliyor diyeceğim ama keşke öyle olsa tüm mahalle dinliyoz valla! Söylediği şarkıları da duysanız...Sanki cenaze evi... İnsan hayattan soğur, evlenmekden felan vazgeçer!

Sokak düğünlerinin OLMAZSA OLMAZları:

1- Düğün evine BAYRAK asmak.
2- Plastik sandalye kiralamak.
3- Kulakları sağır edecek kadar yüksek ses.
4- Koşuşturan ve mahallenin bakkalına dadanan çocuklar.


Sokak düğünlerine, düğün salonuna gidiyormuş edasıyla giyinip ( daha doğrusu SOYUNUP! ) gelen kızlarımızı anlamıyorum. Ortamda çok sırıtıyorlar. Abiye, dekolteli kıyafetler, yüksek topuklar falan. Cık cık cık olmuyor!

Ama şunu da belirtmeden geçemiyeceğim tüllerle süslenmiş sandalyeleri, kocaman yuvarlak masaları olan lüks düğün salonlarındaki düğünlere nazaran daha BİZDEN geliyor bu sokak düğünleri bana. Herkes kendi halinde, kimse kasmıyor kendini, çocuklar koşuyor, hatta bugün ki düğünde bir grup amca topluca yürüyordu nereye gidiyorlar ki derken ezan okundu. Amcamlar cemaat olmuş namaza gidiyorlar. Böyle doğal bir ortam işte.

Alt üstü SOKAK DÜĞÜNÜ amma konuştun be? demeyin. Daha çoook söyleyecek sözüm var! Kültürümüzde ve dinimizde yeri olmayan kadın erkek karışık oynamayı elbette tasvip etmiyorum. Geçen yıllarda eşimin köyünde katıldığımız düğünde yaşlı teyzeler " Bizim gençliğimizde kadınlarla erkeklerin arsına çarşaf gerilirdi. Birbirlerini görmezlerdi" diye dertli dertli anlatıyorlardı. İşte biz bunu kaybettik. Ortada kaldık gittik! Ne şehirli olabildik ne köylü... Ne dinimize sahip çıktık ne de hepten gavur olduk... İşte SOKAK DÜĞÜNLERİ bu arada kalmışlığın en güzel resmedildiği yerler.

Saat şu an 23: 25 ve evimiz hala müzik sesiyle inliyor! ( öğle 12 gibi başlamıştı. Buradan 12 saattir performans sergileyen ANGARALI ........'yı tebrik ediyorum)

BİR ANI: Bir gün bir baktım salon camımın önünde benim boyumda bir hopörlör duruyor! İlerleyen saatlerde gözlem yoluyla apartmanımızda bir kızın NİŞANI olduğunu öğrendim. Yanlış duymadınız NİŞAN! Salon camıma 15 cm uzaklıktaki dev hopörlör evimizi titretirken biz bu nişana DAVETLİ DEĞİLDİK! Yüzükler salon camımın önünde takıldı. Ben davetsiz olmama rağmen meraktan arada perdeyi aralayıp bakıyordum. Fotoğraflarda gelin damatla beraber yakalanma ihtimalim yüksek! İşte diyorum ya BİZ BURADA KAYBETTİK! Ne şehirli olabildik ne köylü... Ne Doğuluyuz ne Batılı...

19 Mart 2012 Pazartesi

İhmal Edilen Farz: “Emr-i bil Ma’ruf Nehy-i anil Münker”


İhmal edilen hatta TERKEDİLEN FARZ! Emri bil maruf yani İYİLİĞİ EMRETMEK! Nehyi anil münker yani KÖTÜLÜĞÜ YASAKLAMAK, KÖTÜLÜKTEN ALIKOYMAK!

Hemen hepimiz KENDİMİZE MÜSLÜMANIZ ne yazık ki! Bu tabi bana ait. Sadece namaz kılıp oruç tutan, başını örtüp, ,içki içmeyen tipler bunlar… Yani kendi hayatında temel ibadetleri yapar ama en yakınındakileri hiç UMURSAMAZ! Kocası, çocuğu, kardeşi İslama uygun yaşamaz bu kişiler ise hiç tınlamaz! Senin dinin sana, benim dinim bana modundadırlar, ha bir de klişe söz vardır DİNDE ZORLAMA YOKTUR! İşte bunlara ben KENDİNE MÜSLÜMAN diyorum.

Peki ne oldu “Emri bil maruf, Nehyi anil münker” e? O da aynı NAMAZ GİBİ FARZ DEĞİL Mİ? Niye uyar mıyorsun gözünün önünde ateşe koşan yakınlarını? Allah seni bundan dolayı da hesaba çekmeyecek mi? Yarın mahşer günü hesaplar ortaya dökülünce o tanıdıkların seni suçlamayacak mı BENİ HİÇ İKAZ ETMEDİ diye? İşte bu yüzdendir ki ayete kıyamet tasvir edilirken ANNE EVLADINDAN KAÇACAK deniyor. Çünkü evlat davacı olacak bana dinimi öğretmedi diye………..

Hadiste ne deniliyor HEPİNİZ ÇOBANSINIZ. Yani çoban nasıl koyunlardan sorumluysa siz de elinizin altındakilerden sorumlusunuz. Kim elimizin altındakiler? Eşin, çocuğun, kardeşin… Kime nazın geçiyorsa onlar belki arkadaşın belki de komşun!

Çok hoşgörülüyüz cümleten maşallah! Maddi çıkarlarımız söz konusu olunca şahin kesiliriz ama dinde pek bir hoşgörülüyüz!!! TV’de dinimizin tüm haramları bize allanıp pullanıp sunulur ve biz kuzu kuzu izleriz………..

Kafamdakiler çok, bu yazı daha çoook uzar… Ama kısa keseceğim şimdilik.

NOT: Alimler ittifak etmişlerdir ki DİNDE ZORLAMA YOKTUR sözü Müslüman olup, olmamak konusunda zorlama yoktur manasındadır. Eğer ki Müslüman olduysa bir insan, İslamın kurallarına uymak zorundadır. Nasıl ki ilkokula giden çocuk forma giyer, ders giriş çıkış saatlerine riayet eder. BEN BU KURALA UYMAM diyemez! Madem ki okula kayıt oldu, kurala uymalıdır. Madem ki lafa geldi mi ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMANIM diyor öyleyse yaşayacak. Senin dinin sana, benim dinim bana ayeti zaten KAFİRUN suresinde geçer yani bu da yola gelmez kafirler için kullanılmış bir ibaredir.

15 Mart 2012 Perşembe

Biz Hala Konforlu, Sıcak Evimizdeyiz Ya Başkaları?...


İlk defa bir habere karşısında bu kadar acı hissettim, suçluluk hissettim!
26 yaşındaki anne çocukları üşüyor. Elindeki 6 lira ile odun almaya gidiyor… Araba lastiğini kesip yakmaya çalışıyor olmuyor… Oğlunun eline ısınması için saç kurutma makinasını verip yan odada kendini asıyor. 2 çocuk, biri yedi aylık! Masum her şeyden habersiz uyuyor…

Bu olaydan hepimiz sorumluyuz! Tüm Türkiye hatta tüm dünya! Ve belki bu olayın benzerleri yaşanıyor pek çok yerde! Biz ise keyfimizde sefamızdayız. Kaloriferli evlerimizde, kablosuz internetimizden bloglarımızı güncelliyoruz……..

Allah affeder bu anneyi inşallah. Ben affedeceğini ümit ediyorum. Evet intihar affı olmayan bir suçtur ama ben o esnada o gencecik annenin bir kriz anı yaşadığını, aklının başında olmadığını düşünüyorum! Aklı başında olmayanın ise günahı olmaz güzel dinimizde. Başka türlüsü olmaz zaten! Sana muhtaç iki çocuk, soğuk ev, üç gündür yemek pişmemiş, elde var altı lira! Rabbim taksiratını affetsin! Evlatlarına hayırlı bir gelecek nasip etsin inşallah!

BEN NE YAPABİLİRİM Kİ? mi diyoruz? Evet belki direkt o anneye ulaşamazdık, ondan haberdar olmazdık ama onun benzerlerine ulaşabiliriz! Ve Allah bize sorar ahrette SOĞUKTAN AĞLAYAN BEBEKLER VARKEN SEN EVİNİ DEKOR ETMENİN PEŞİNDEYDİN diye…. Hesabımız zor hem de çooook zor!

Sadaka, sadaka, sadaka! Bol bol, çok çok, canımızı acıtasıya vermemiz lazım! Nefsimize ağır gelmesi lazım! Kendimizi zorlaya zorlaya vermemiz lazım. İçimizden bir sesin BU KADAR ÇOK VERME! diye çırpınması lazım! Belki ihtiyaçlarımızdan vazgeçercesine vermemiz lazım! …. Ki o zaman belki hesabımız az biraz kolaylaşır…

Bu hadiseden hepimiz tek tek sorumluyuz! Kimse kendini masum hissetmesin!

27 Şubat 2012 Pazartesi

Yine Bir 28 Şubat


15 yıl geçmiş malum 28 Şubattan sonra... TRT'de askeriyeden eşleri başörtülü olduğu için, namaz kıldıkları için atılan ve pazarcılık yapanların haberinin açıkça verildiğini izledim ya; Birand'ın belgeseli de malum... Gözüm açık gitmez artık... Yetmez ama...

Katsayı zulmü, kesintisiz eğitim baskısı, Kur'an kurslarında yaş sınırı ayıbı gibi 28 Şubat'taki OHAL'de ülkemizin üzerine çöken kara bulutlardan temizleniyoruz yavaş yavaş...


Tabi arada bir NESİL yani BİZ kaynadık... Ortaokuldaydım İmam Hatip'te... Günü gününe yaşıyorduk tüm gelişmeleri... Okul kapısında hergün polisler bekliyordu. Sivil ve resmi... Özel kanal kameramanları fink atıyordu haber yapmak için............ Söylenecek söz çok da benim söylemeye mecalim yok.Daha önce de bir kaç kelam etmiştim konuyla alakalı BURADA.


Biz de Mehmet Akif Üstad gibi dua edelim: " Rabbim bu ülkeye bir daha 28 Şubatvari olaylar yaşatmasın!" AMİN

10 Şubat 2012 Cuma

Değişimin Peşinde Koşmak 1- Fotoğraf

Zamanla beraber ne çok şey değişiyor! Eskiden 100 yılda olan değişim şimdilerde 1 yılda oluyor belki de... Gelişmeleri yakalamak için sürekli tetikte olmak gerekiyor... Bu da insanı yoruyor bazen.

Bu hızlı değişim nesiller arasında da uçuruma neden oluyor. Eskiden köydeki bir kızın anneannesi, annesi ve kendisi basmadan şalvar giyermiş, yaşla beraber ancak kumaşın rengi ve deseni değişiyordu heralde. Şimdi her altı ayda bir YENİ SEZON diye bir kavramla karşı karşıyayız.Bir sezon gözümüze çok güzel görünen renkler, modeller bir yıl içinde DEMODE oluveriyor... Vahşi kapitalizm hepimizi tüketime teşvik ediyor. Kapitalizm ve tüketim çılgınlığı konularında çok doluyum, şimdi buna girmek istemiyorum.


Bu hızlı değişimi gözler önüne seren bir örnekte sıra. Birkaç yıl önce bir fotoğrafçının reklamında gördüm bu sloganvari cümleyi " FOTOĞRAF KAĞITTA GÜZEL" . Ne demek bu şimdi? Bundan çok değil sadece 10- 15 yıl öncesine gitsek ve insanlara bu cümleyi söylesek hiç bir anlam veremezler heralde. " YA NERDE OLACAKTI? TABİİ Kİ KAĞITTA OLACAK!" diye bir de üstüne fırça atarlardı heral...

Şimdi hepimizin elinde dijital makinalar, bilmem kaç GBlik hafıza kartları da içinde, çek babam çek. Her pozu en az 10 kez çeker olduk... Nerde 36 pozluk film almalar, düşüne düşüne, hesaplıya hesaplıya fotoğraf çekmeler. Sonra acaba nasıl çıktı ki diye meraktan çatlayarak onu fotoğrafçı da çıkartmalar... Hatta bazılarının yanması, üzülmemiz...


Eskiden kimsenin gözü kapalı çıkmazdı fotoğrafta. Çünkü bilirdi ki herkes bunun TEKRARI YOKTU! Herkes adam gibi verirdi pozunu. Belki de ondandır çoook daha eski siyah beyaz fotoğraflarda insanların hazır olda durması. Tüm ömürde çekinilen toplam 3-4 fotoğraf belki de... O yüzden çok kıymetli, değerli, ciddiyetli, hazır ollu!

Birşey çoğaldıkça değeri de aynı oranda azalır. Bu hayatın genel kurallarından... Artık bilgisayarlarımız binlerce fotoğrafla dolu... Hele bebeklerimizin her anı belgeli!


Ben yılda birkaç kez, bilgisayardaki fotoğrafları gözden geçeirip, seçtiklerimi bastırıyorum. Sanal alemden gerçek hayata çıkarıyorum onları.

Eee ne demiştik başta " FOTOĞRAF KAĞITTA GÜZEL" :)

27 Ocak 2012 Cuma

En Zor Meslek! 7/24


Annelik kutsal bir görev kesinlikle. "Cennet annelerin ayakları altındadır." buyurmuş Sevgili Rasul.

Tüm bunlara rağmen soruyorum " Bu çocuklar annelerinin üzerine mi zimmetli?" Yani tek sorumlu, tek görevli anne mi? Öyleyse silsinler nüfus cüzdanından BABA ADInı?

Annelerin çocuklarına gerçekten kaliteli ve keyifli annelik yapabilmeleri için annenin yükünün hafifletilmesi lazım. İyice bunalan anne bu gerginliğini çocuğuna da yansıtıyor elinde olmadan. Tamam anneler çalışmasın, çocuklarına vakit ayırsın ama maddi ve manevi olarak aç olan anneden ne kadar annelik yapması beklenebilir ki?

Akşam eve gelen kocanın az biraz empati yapıp " Bu kadın tüm gün bu çocukla boğuşuypr, biraz onu rahatlatayım." diye düşünmesi lazım. İnsaf, vicdan bunu gerektirir! Babalık bizim memlekette otorite olmak, emir yağdırmak, hesap sormak olarak algılanıyor sadece!

"Niye bu çocuğa yelek giydirmedin?", " Neden düştü?", " Neden su içirmedin?" vb. Aman iyiki kocalar var da bize bunları söylüyorlar, yoksa bizim aklımıza hiç su içirmek, yelek giydirmek gelmezdi... Bunu diyesiye kadar sen yap be adam! Elin var kolun var!

Yazdıklarımın hepsi direkt benle alakalı değil, elbette abartılarım var. Ben bunların (çok şükür ki) daha hafifini yaşıyorum ve biliyorum ki bu duyguları çok şiddetli yaşayan binlerce kadın var! Sonra da ne mi oluyor 40-50 yaşlarındaki tüm kadınlarımız depresyonda, ilaç kullanıyor! Bunların acısı sonradan bir güzel çıkıyor...


Dinimizce çocuk sahibi olmak destekleniyor, Başbakan en az 3 tane diyor, ben de can-ı gönülden bunu destekliyorum. AMA... Olayın pratiği hiç de öyle değil! Yine tekrarlıyorum bu çocuk benim üzerime "zimmetli" değil! Ben bir insan, bir kul, bir vatandaş yetiştiriyorum. Belkide geleceğin büyük adamını yetiştiriyorum ve bunun için bana -yani tüm annelere- erkekler, akrabalar ve hatta devlet destek olmak zorunda! Anneyi rahatlatıcı, sosyal ihtiyaçlarını karşılayıcı imkanlar sağlamak zorunda!

Yoksa ne mi olur? Kadın 5 tane doğum yapar, ama kendisi sağlıklı bir ruh haline sahip olmadığı için çocukları sahipsiz, ilgisiz, başıboş büyür gider...

Ya da benim düşündüklerimi düşünür, kendini destekleyici güç bulamaz ve " Ben ancak bir tane ile baş edebilirim, hadi en fazla iki! " der.

Bir bakın etrafınıza, ikiden fazla çocuk sahibi olan kaç kişi var? Aklın yolu bir, demek ki herkes benim gibi düşünmüş!

Tüm bu gerçeklere rağmen ben yine de ümitliyim bakalım... İnsanlardan yardım bekleyen boşa bekler, tek yardımcımız Allah! Bizi ayakta tutan da bu iman gücü zaten!

Yine anneye dinlenme fırsatı sunan Yüce Yaratıcı! Bebek 1-2 saat uyuyor da az biraz kendimize geliyoruz. Şu an olduğu gibi kendimize özel birşeylere zaman ayırabiliyoruz.

Bir diğer dinlenme zamanı da emzirirmek! Hem oturuyorsun, en güzeli de bebek hareket edemiyor! ( tabi sürekli kolunu, bacağını sallıyor da o kadar da olur artık...) Kıpır kıpır bir oğlanın annesi olarak, ben çok dinleniyorum o esnada.

Yine Rabbimiz yardıma koşuyor yani!

10 Aralık 2011 Cumartesi

Bir Program, Bir kitap



Bu gün BURÇ FM’de İmza Günü adlı programda Rahmetli Prof. Dr. İbrahim Canan hocanın son kitabı hakkında konuşuluyordu. Kitabın editörünün şu tespiti çok hoşuma gitti. Benim gibi kadına karşı pozitif ayrımcılığı savunan ( feminizmi demiyorum, dikkatinizi çekerim, feminizme karşıyım çünkü, o da ayrı bir yazı konusu) birinin hayatında sıkça yer vereceği bir tespit oldu bu.

"Yaklaşık şunun gibi bir şeyler söyledi:

İslam tarihinde bize örnek hanım, eş olarak sunulabilecek üç kadın vardır. Hz. Hatice, Hz. Ayşe, Hz. Fatma. Yani bir Müslüman erkek bunların birini tercih etmelidir.

1- Hz. Hatice, zengin ve soylu bir kadındır. Şimdiki zengin iş kadınları gibidir. Hayatında asla çamaşır, bulaşık yıkamamıştır. Hep hizmetçileri olmuştur.

2- Hz. Ayşe, ilim sahibi akıllı, zeki bir kadındır. Şimdiki üniversite mezunu kadın gibidir.

3- Hz. Fatma, ev hanımıdır. Günümüzdeki fazla eğitim görmemiş, ev işlerinde mahir kadınlar onun yerindedir.

Eğer ki Hz. Ayşe gibi biriyle evlenmeyi tercih ediyorsanız, ondan Hz. Fatma gibi yemek yapmasını bekleyemezsiniz!"


Evet işte böyle! Daha da güzeli bunları bir erkeğin dilinden duymaktı :)

Ben bunları zaten biliyordum ama buradaki şu tespit hoşuma gitti: Bir Müslüman bu üçünden birini seçmeli ve ondan sadece kendi kapasitesinde özellikler beklemeli!

Bilindiği üzere Hz. Fatma, hep bize örnek gösterilen kadındır... Nedense artık ! ? ! % &

Ama benim favorim hep Hz. Ayşe olmuştur. Akıllı, zeki, espirili, ilim ehli ,hakkını savunan, sözünü esirgemeyen, Müslüman kadının haklarını müdafa eden... Bundandır ki kızım olursa adını AYŞE koymayı çok istiyorum.


“Ve adamcağız dedi ki ben klasik Anadolu ailesinde büyüdüm yani babamın anneme hiç iltifat ettiğini duymadım ve erkekliği, babalığı böyle öğrendim. 30 yaşında evlendim. Ama sonra Hz. Peygamber’in hayatını okuyunca onun hanımlarına ne kadar naif, kibar davrandığını öğrendim. Ve ben de hanımıma öyle davranmaya çalışıyorum. “


İşte bu da bize İslam’ın ve Sünnetin gücünü gösteriyor! Bilinçli Müslüman böyle olmalı! Anadan babadan gördüğünü bir kenara atıp Peygamberinden gördüğüne sarılmalı. Peygamberimizin şefaati ancak böyle elde edilir. ŞEFAAT YA RASULALLAH! Diye ağlaşmakla değil!


NOT: Bir de kitap çekilişi için mail gönderdim radyoya :). Bu kitabı mutlaka edinmeliyim. Ya çekilişle ya da kendim alarak!

1 Aralık 2011 Perşembe

Geç Kalmış Bir Haber


Ben ortaokuldaydım 28 Şubat olduğunda. Puan kırılacağını bile bile ailemin desteğiyle ve başörtüsünü açmama adına lisede de İmam Hatip’e devam eden ÇOK AZ KİŞİ arasındaydım…

Lise 1 de başladım ÖSS’ye çalışmaya. Bizim zamanımızda ÖSS vardı… İlkokuldayken biliyordum ÜNİVERSİTE okuyacağımı, ama hiç bilemezdim BENİM ÜNİVERSİTE OKUMAMAM için ellerinden gelen her şeyi yapacak kadar kötü insanların var olduğunu. Yaşayarak öğrendim…

Zaten puan kırılıyordu, Türkiye derecesi bile yapsan ALAN DIŞI yani İLAHİYAT dışı bir yere girmen imkansız gibiydi. 0.01 puan bile çok önemliyken bizim 20-30 puanımız kırılıyordu…

Lisedeyken zaman zaman “KATSAYI PROBLEMİ ortadan kalkacakmış” diye bir dedikodu yayılıyordu, hayaller kuruyorduk, o azimle 1-2 hafta iyi ders çalışıyorduk. Nerden geldiği belli olmayan bu sözün aslının astarının olmadığını anlıyorduk bir süre sonra ve yine ÇÖKÜŞ….. İnsanın ne test kitabı göresi geliyordu ne dersaneye gidesi…. Göz göre göre haksızlık yapılan bir yarış için ben niye uğraşıyorum ki?????

Kah öyle kah böyle derken ÖSS’ye girdim, ilk girişimde iyi sayılabilecek bir puanla ALAN İÇİ yerleştim…… Yüksek lisans yaptım, şimdi de doktoradayım…..İşimden çok memnunum, Rabbime binlerce şükürler olsun, maddî ve manevî olarak güzel bir meslek sahibiyim….

Ama……

Hep bir şeyler eksik gibi….. Eğer ben bu okula kendi özgür irademle gelseydim çok daha farklı hissederdim elbette.

Hep bir mecburiyet, hep zorlama, hep bir içe sinmeme durumu…….

Bu sabah radyoda duydum, katsayı sorunu kalkmış…….. “ÇOK ŞÜKÜR” dedim ilk duyduğumda, binlerce şükür.. Ama doyasıya sevinemedim. BURUK SEVİNÇ denilen bu olsa gerek… Bunu da bu gün öğrendim yaşayarak….

ÇOK GEÇ KALMIŞ BİR HABER bu benim için… Hem de çok!

( Lise arkadaşım Zülfiye ile ( ve diğerleriyle) çok bekledik bu haberi... Keşke şimdi onu arayıp müjdeyi versem... Ama ne değişir ki??? İkimizde üniversiteyi bitirdik, iş güç sahibi olduk, evlendik, çoluk çocuğa karıştık... Dyorum ya GEÇ KALMIŞ HABER diye...)

Ben lisede 3 sene boyunca bekledim bu haberi ama olmadı işte…

Hatta bu bekleme lise ile sınırlı kalmadı, üniversite de dahi devam etti… Üniversiteye başladık yine ortalıkta bir söylenti “katsayı sorunu çözülecekmiş”, üniversite okumasına rağmen tekrar sınava girenler mi arasın, amfilerde üniversite hazırlık testleri çözenler mi, benim gibi dersanelere gidip kayıt olmaya kalkanlar mı? Dikkatli okuyun bunları yapanların hepsi ANKARA ÜNİVERSİTESİ öğrencisiydi. Ama içlerine sinmemişti işte okudukları okul bir türlü…

Üniversite 1-2-3 derken baktık bu haberlerin de aslı astarı çıkmadı…

Kısaca, biz bir nesil kaynadık arada…


Elbette bu KADERdir, takdir-i İlâhîdir ve biz RABB’den gelene razıyız. Hayırlısı buymuş deyip teselli ederiz kendimizi. Zaten bu anlayış sayesinde ANARŞİST olmadı İHLliler. Bu kader anlayışı olmasa, bu kadar zorbalığın neticesi anarşizimdir! Ama Allah korkusu bağladı elimizi kolumu. Hiçbir İHL öğrencisi devletine, polisine en ufak bir zararda bulunmadı çok şükür!

Tamam bunlar kaderdir, razıyızdır da…. Bunlar aynı zamanda ZULÜMdür, ADALETSİZLİKtir, KUL HAKKI YEMEKtir, insanların HAYATLARIYLA OYNAMAKtır!

( İHL lerin önünü kesmek adına tüm MESLEK LİSELERİne yapıldı bu zulüm, onlara da yazık oldu, bu ülkenin gençliğine oldu olan...)

İlerde tarih kitaplarına geçecek bunlar, Türkiye’nin anti demokratik ayıpları olarak! 13 yıl boyunca süren bir zulüm….

Bu konuda söyleyecek sözüm, yazacak o kadar çok şeyim var ki… Ama yazmaya takatim yok! Hatırlamak istemiyorum… Ama yazmak da istiyorum. Bu da ilk yazım oldu yıllar sonra. İnşallah yazabilirim psikolojim elverirse…



Arkadaşlarla beraber bir eylemden... Üniversite yılları...

1 Kasım 2011 Salı

İnsanlığımıza Saldıran Reklamlar

Reklam Ahlakı” diye bir kavram var mı bilmiyorum ama olmalı!

Bazı reklamlardaki söylemlerden son derece rahatsız oluyorum. Reklamın amacı ürünü tanıtmak, övmek, hatta baya bir abartarak allayıp pullamaktır. Bunu normal karşılarım elbet.

Ama VAHŞİ KAPİTALİZMi benimseyen tüccarlar ve onların reklam şirketleri daha da ileriye gidiyorlar. İnsanın ruhuna saldırıyorlar! İnsan nefsinin zayıf noktalarını kamçılayarak, insanî özelliklerimiz yerine hayvânî olanı seçmemizi dayatıyorlar.

Bunu yıllardır kapitalizmin kalbi olan AMERİKA ve diğer ecnebî markaları yapıyor zaten. Onların dini imanı para zaten, o yüzden çok da garip gelmiyordu bana bu. Somutlaştırırsak eğer; PEPSİ yıllardır DAHA FAZLASINI İSTE! Diye gazlı içecekle beraber gazı da veriyor bize! İnsanlara tatmin olmamayı, her zaman daha fazlasını istemeyi, günde 3-5 litre PEPSİ içmeyi telkin ediyor.

Bir diğer örnek de LORYAL ( L'oreal) ’in meşhur sloganı ÇÜNKÜ BEN BUNA DEĞERİM! Bu sloganın benim zihnimde canlandırdığı şu. Mesela küçük bir krem alacaksın 75 – 100 TL markası da LORYAL. Ahan da o an diyorsun ki “ Benim kadar özel bir insan, tabii ki de 75 tl lil krem kullanacak! Ben buna değerim! Benim tenim çok kıymetli? Vb. vb.” Adamlar böylece 30 TL lik malı 100TL ye kakalıyor. Bir de üstüne kadıncağız her kremi kullandığında, TVde her reklamı gördüğünde iyice havaya giriyor, kendisinin çok değerli olduğu hususunda. Yani bu marka üründen ziyade PSİKOLOJİK HAL pazarlıyor bence!

Gelelim zurnanın zırt dediği deliğe! Radyoda kulağımı tırmalayan BELLONA reklamına! DAHA AZIYLA YETİNMEYENLERE! Diyor reklamda! Peki sorarım size daha azıyla yetinmek kötü bir şey de, ben mi bilmiyorum? Yoksa bunlar yeni bir İNSANLIK ANLAYIŞI mı oluşturmaya çalışıyorlar. Bir de İDARE EDEMEM diye cırlayan bir kadın vardı bu firmanın reklamlarında (İSTİKBAL)!

Radyo reklamının sonunda bir kadın “ BELLONA BENİM HAKKIM!” diyor bir de üstüne üstlük. Tam bir kocaya çemkirme cümlesi! Kadınları fitliyor resmen bu reklam! Karı- koca ve her türlü kadın- erkek ilişkisinde feminist ötesi bir tutum benimseyen ben bile bu kadarını çoook fazla buluyorum.



Bizim kültürümüzde ve dinimizde İDARE ETMEK, AZLA YETİNMEYİ BİLMEK büyük erdemlerdendir. Hatta sadece bizim dinimizde değil hemen hemen tüm dinlerde ortak paydadır bu! Çünkü insan ruhu bunu ister lakin nefsi istemez!

İnsan ruhu fakire yardım edince huzur bulur, israf ve şatafatta sıkılır, bunalır! İnsan nefsi ise harcadıkça harcamak ister. Eşyaya sahip oldukça haz duyar insan. Fakat HUZUR ve HAZ farklı kavramlardır.

BELLONA, AYAKKABI DÜNYASI gibi bu ülkenin bağrından kopmuş firmaların insan fıtratına saldıran, nefsi azgınlaştırmaya yönelik reklamları bana çok dokunuyor ve bu markalardan soğumama neden oluyor. Bu reklamlar bende ters etki yapıyor!

Gavur zaten gavurluğunun gereğini yapıyor da bizimkiler ne yapıyor? Acaba kendilerine dönüp sordular mı bu soruyu hiç? Para kazanmaksa mesele tüm yollar mübah mıdır?

Farkında olmasak da etraf EN İYİSİNİ HAKETTİĞİNİ iddia eden insanlarla dolu… Ve bu beraberinde pek çok sosyal ve ekonomik sorunu da barındırıyor ki bu ayrı bir yazı konusu.


Bülen Akyürek’in şu sözü cuk olacak buraya “ Huzur İslamda, konfor cennette!”.

Konforu “BİR de yetmez ÜÇ tane, ÜÇ de yetmez BEŞ tane…” şarkısıyla coşarak BELLONA’da arayanlara duyrulur!

27 Ekim 2011 Perşembe

Acilen İyi İnsanlardan Haberdar Olmak İstiyorum!


Bu gün yine iç dünyam allak bullak… Çok kötü hadiseler duydum, duymak zorunda kaldım. Bazen insanlardan nefret ediyorum kötü insanlardan haberdar oldukça… Yaşamdan soğuyorum. Kendi kendime terapi yapmaya çalışıyorum. İyi ki masum oğulcuğum var, bana en büyük terapist o oluyor. Hala yaşamı sevmem ve geleceğe ümitle bakmam adına!

Bu gün olan birkaç şeyden birini paylaşayım sabahın 8’inde işe gidiyorum. Yolda bir kartvizit gördüm. Kötü kadın iletişim kartı hem de fotoğraflı ve açıklamalı... ( Hatta kötü kadın da değil… Blogumda bu tabirin geçmesini dahi istemem “trav….” ) Hemen aldım tabi. Çoluk çocuk görmesin diye. Güzelce parçaladım.

Eve dönüyorum o karttan tüm sokakta var!!! Eve gelene kadar 20 tane topladım. Daha da vardı… Yani kasıtlı olarak atılmış sokağa!

Buradan ahlaksızlara sesleniyorum! Kendi ahlaksız aleminizde ne halt yerseniz yeyin de bunu bizim gibi masum insanlara bildirmeyin!!! Tüm dengem altüst oldu, yolda millete potansiyel sapık gözüyle bakmaya başladım…

Bir de bunun çocukların, gençlerin dünyasında nasıl etkiye sebep olabileceğini düşünün?

Böyle şeyler beni insanlardan, yaşamdan soğutuyor… Terapi olarak iyi insanlardan haberdar olmak istiyorum, güzel olaylar duymak, görmek istiyorum…

Bu gün birkaç olay daha var burada yer veremeyeceğim… Acil terapiye ihtiyacım var!!!

24 Ekim 2011 Pazartesi

Ne, Ne Kadar Önemli???



Bazı durumlarda hayatta önemsediğimiz pek çok şeyin ne denli önemsiz olduğunu idrak ediyoruz aslında… Buna o kadar çok örnek verebilirim ki. Bunu hisseden tek ben değilim, hemen herkes benzer duyguları hisseder diye düşünüyorum.

Konuyla ilgili somut örnek vereyim hemen. Giyimde olsun, ev dekorasyonunda olsun renk ve tarz uyumuna dikkat etmeye çalışırım. Yeni bir şey alacağımda çok zorlanırım bu yüzden… Ayrıntılar önemlidir ve güzellik ayrıntılarla ortaya çıkar diye düşünürüm vb.

Ama…..

Van’daki depremi görüyorsun, iskambil kağıdı gibi binaların katlarını görüyorsun… Düşünüyorum, o evlerde de benim gibi renk uyumuna dikkat eden, zor beğenen kimseler vardı elbet… Şimdi acaba umurlarında mı koltuğu ile halısının renk tonunun tam tutmaması? Kıyafeti ile çorabının biraz uyumsuz olması? İşte bu gibi şeyler…



Hayatta bazı şeylere gerektiğinden fazla önem, dikkat, emek ve para veriyoruz! Arada kendi kendimize silkelenmemiz gerek!

Ne demiş Yüce Yaratan bize hitabında:

"Bu dünya hayatı, bir oyundan-eğlenceden ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir; ama ahiret hayatı Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar için çok daha güzeldir. Öyleyse aklınızı kullanmaz mısınız?"

En’âm / 32

18 Eylül 2011 Pazar

Bu Ülkenin Ayısı Biter mi?


NOT: Keşke bizim ayılarımız da karikatürdeki gibi iyi kalpli olsaydı...


Ülkemizde olunması ve sürdürülmesi en zor olan insan tipi özgün, yenilikçi, değişime her daim açık, amatör ruhu her zaman canlı yeni tabirle kendini gerçekleştirme sürecini hakkını vererek yaşayan insan tipidir. Nerden mi biliyorum, tabii ki kendimden…

Lise sıralarında hocaların, idarenin haşarı ve hak savunucu öğrencisi bendeniz üniversite sıralarında bir anda süt dökmüş kedi olmuştum. Daha doğrusu oldurulmuştum! Tabi üniversiteye de hızlı bir giriş yapıp ilk günlerde bir güvenlik görevlisiyle baya atışmıştım. Bunu hazmedemeyen adam ders çıkışına kadar sınıf kapısında beklemiş ben sınıftan çıkarken üstüme atılıp “ Sen daha 1. sınıfsın, dört sene boyunca benim dediklerimi yapacaksın…” tarzında bana çemkirmişti. Okul idaresinin güvenlik görevlilerini el üstünde tuttuğu, güvenlikçilerin verdiği öğrenci isimlerine soruşturma açıldığı, 28 şubat’ın izlerini yakinen gördüğümüz yıllardı o zamanlar… E ben ne yaptım? Tabii ki HİÇ BİR ŞEY! Çünkü yalnızdım... Ben de okul bitesiye kadar AYIya DAYI demeyi seçtim.

Peki sadece bu kendini bilmez, cahil güvenlikçiler mi susturdu bizi? Hayır, bunda en çok pay kendini bilimsel falan zanneden akademisyenlere aittir ki çoğu PROFtur. Kendi görüşü dışında tüm görüşlere kapalı, en iyisini ben bilirim, siz zavallılara da ben öğretirim havasında çoğu… Yine 1. sınıf ben hala özgür lise ortamımın etkisindeyim bir gün derste söz alıp hocaya dedim ki : “Üniversite özgürlük ortamı diyorlar ama ben hiç öyle bir şey göremedim. Ben lisede kendimi çok daha iyi ifade edebiliyor ve hocalarım tarafından daha çok değer görüyordum…” Sonra ne oldu? Baktım bu insanlar bize diyor ki “ işte hendek işte deve” ben de deve gütmeye karar verdim. Yazılılarda hocaların klişelerini yazıp yazıp aldım puanları. ( Tabi her hocanın görüşü kendine göre, bunu tespit edip ona göre hareket etmek asıl mesele! Nabza göre şerbet yani.)

Hala içimde bir yerlerde kıpırtılar var tabi. Zaman zaman hocalarla atışmalara devam… Ama 1. sınıftaki gibi sık değil artık.

Ayı dayı derken okul bitti. Peki ayılar bitti mi? Bu ülkenin ayısı biter mi ayol? Esas şimdi başlıyoruz. Tatataaaamm: iş hayatı! (Daha önce çoook uzun ve acıklı olan bu maceramı anlattığım bir blogun vardı ama o da ayıların kurbanı oldu. Şimdi ne anlatmaya sinirim elverir ne de değer…)

Ayrıntıları geçersek ben sözleşmeli olarak işe başladım. Uzuuun hikayeyi geçtim, Ankara’da 180 kişiden puan sıralamasında 8. olmama rağmen beni bir dağ başına attılar. Yetkili yerlere yüz yüze derdimi anlattım anlattım... Hata yaptıklarını kabul ediyorlar ama düzeltmeye niyetleri yok! En sonunda daha yetkili mercilere mail attım durumu bildirdim. Anaaammmm sen misin şikayet eden??? Ben kim oluyor muşum da onları şikayet ediyormuşum? Kaç yıldır ilk kez ben şikayet etmişim… İsteseler hemen benim sözleşmemi iptal ederlermiş…. Bağrışlar, çığrışlar…. Ben de hüngür hüngür ağlıyorum bu sırada tabi bir yandan da hala laf yetiştiriyorum…..

Yani durum budur. İşi düzgün yapmazlar sen mağdur olursun, hakkını ararsın vermezler, hakkını vermedikleri için şikayet edersin bir sopa atmadıkları kalır, her türlü sözlü ve psikolojik şiddet sana uygulanır, sen yine mağdursun… Bir de işten çıkarılmakla tehdit edilirsin…

Devletin ekmeğini yememle ilk tanışmam da işte böyle acı oldu. Şimdi ben bundan sonraki memuriyetimde nasıl hakkımı savunayım, kimi kime şikayet edeyim? Üstlerime hatalarını nasıl söyleyeyim? Yılanın başını küçükken ezeceksin hesabı ezim ezim ezdiler beni daha adım atar atmaz… İşte böyle dönüyor bu işler. Ben gibi tek tük hak savunan çıkıyor, onlar da sistem tarafından anında bastırılıyor… Sonra hep beraber gül gibi geçinip gidiyoruz…

Bu deneyimlerden sonra hayat felsefemizi şu ata sözlerine göre şekillendiriyoruz:
* Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin. ( Bu da benden: Ömür bitse de köprü bitmez)
*Gemisini yürüten kaptan.
*Gelen ağam giden paşam.
*Emir demiri keser.
*Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.

İlk paragrafımı tekrarlıyorum:
Ülkemizde olunması ve sürdürülmesi en zor olan insan tipi özgün, yenilikçi, değişime her daim açık, amatör ruhu her zaman canlı yeni tabirle kendini gerçekleştirme sürecini hakkını vererek yaşayan insan tipidir. Nerden mi biliyorum, tabii ki kendimden…

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Somalili Bebek Ölüyor! DUYUYOR musunuz yoksa UYUYOR musunuz?


Somali’deki kıtlık ve açlık hepimizce malum. Bu tür hadiseleri eskiden de hassasiyetle karşılardım ama anne olduktan sonra bu hassasiyetim tavan yaptı.
Ben “ Allah’ım n’olur sütüm kesilmesin de oğlumu iki yıl emzireyim!” diye dua ediyorum ki sütüm kesilse n’olur? Mareketler günlük, uzun ömürlü, tam yağlı, yarım yağlı, vitamin katkılı vb. sütlerle dolu. Bebek mamalarının çeşitleri ise saymakla bitmez. Diğer tarafta ise kaburga kemikleri sayılan, yüzü kafatasının sardığı deriden ibaret olan bebekler, çocuklar…

Ramazan geldi, hoş geldi. Açlığı, susuzluğu iliklerimize kadar hissetmek için ne büyük fırsat ağustos sıcağında oruç tutmak! Hissetmek ve yardım etmek…

Yoksa kuru kuruya hissetmek, mükellef iftar sofralarında çatlayasıya kadar yedikten sonra “Olmayanlara da ver Allah’ım!” diye dua etmek ne ola ki? Timsah gözyaşları gibi bir şey mi?

Körler sağırlar birbirini ağırlar tarzı iftar davetlerine KARŞIYIM! Bu davetlerde israfın, gösterişin, enaniyetin varlığı aşikar!

İlaki eşimi dostumu iftara davet etmek istiyorum diyorsanız bir öneri; aklınızdaki menüden 1-2 çeşit daha az yapın ve o yapmadığınız yemeklerin maliyetini SOMALİ’ye gönderin, bunu da misafirlerinize söyleyin ki hem onlara örnek olun hem de yardıma özendirin.

DİYANET ve yardım dernekleri kampanlayalar başlattı. SMS atması gerçekten çok kolay. Ama 3-5 SMS bence yeterli değil. Ya bankadan veya netten kredi kartı ile yardımda bulunmalı. Ya da aklına geldikçe bol bol kısa mesaj atmalı!

İnsan olmak kolay değil. Hassasiyet ister, sorumluluk ister, empati ister. Hele bir de MÜSLÜMANIM diyorsanız tüm dünyaya, tüm canlılara karşı sorumlusunuz RAB katında. “Aldırma da geç git” diyemezsiniz… Hele bir de RAMAZAN ayında iseniz bir vereceğinize on vermelisiniz muhtaca. Zira Rabbimiz Ramazan’da öyle yapıyor. Sevapları çarpıp çarpıp veriyor!


5 TL BAĞIŞ YAPMANIN YOLU

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
1 Ağustos’tan itibaren başlayacak olan uygulama ile bütün operatörlerden “AFRIKA” yazıp 5601’e gönderilecek olan SMS’ler 5 TL karşılığında olacak, 3 SMS gönderildiğinde bir fitre bir iftar parası verilmiş olacak.
www.diyanet.gov.tr
İHH
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA faturalı hatlardan “SOMALI” yazıp 3072′ye SMS göndererek 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.
www.ihh.org.tr

Kimse Yok Mu Derneği
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA tüm hatlardan “ACLIK” yazıp 5777`ye SMS göndererek, 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.
www.kimseyokmu.org.tr

Deniz Feneri Derneği
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA’nın tüm faturalı ve kontörlü hatlarından 5560′a boş SMS göndererek 5 TL bağışlayabilirsiniz.
www.denizfeneri.org.tr

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Küresel Isınma, İsraf ve Biz -Kendini Müslüman Olarak Adlandıranlar-


Küresel ısınma diye bas bas bağırılıyor. Ama hala çoğu insan anlamamakta direniyor. Hala düşüncesizce, bencilce ve en önemlisi kulluk bilincine aykırı davranışlar devam ediyor. Öncelikle şuan hepimiz, tüketim çılgınlığı içinde bulunduğumuzun ve fazlasıyla israf ettiğimizin bilincinde olmalıyız. Önce bu vakıayı tespit ve kabul etmeliyiz ki bir sonraki aşamaya geçebilelim. ‘İsraf’tan benim anladığım hadisenin para boyutu değil; ELDE BULUNAN MADDELERİ GEREĞİ DIŞINDA HARCAMAK.


Bu ‘maddeler’ kapsamına pek çok şey girebilir. Günlük hayatımdan örnek vereyim. Kağıt mendili genelde ikiye bölüp kullanırım, peçeteyi ve tuvalet kağıdını da en az şekilde kullanırım, kağıt havluyu ise hiç kullanmam. Bir tarafı boş olan kağıtları atmaya kıyamam. Odamı temizlediğimde çıkan kağıtları mutlaka bir poşet içerisine biriktirip çöpün kenarına koyarım ve bu poşeti KAĞIT TOPLAYAN birilerinin bulması için dua ederim. Çünkü ne yazık ki ülkemizde benim gibi geri dönüşüm hayalleri içinde olanların ihtiyacını karşılayacak bir sistem henüz mevcut değil. Bazı çalışmalar var ama çok yetersiz.


Su ve elektrik kullanımı için de elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Ben ekstra bir şeyler tükettiğimde huzursuz oluyorum, vicdan azabı çekiyorum. Hatta bununla da kalmayıp çevremde israf edenleri gördükçe aynı sıkıntıyı duyuyorum. Mesela bir lokantaya gittiniz özellikle bayan müşteriler 5-10 civarı peçete kullanıyorlar. O zaman düşünüyorum acaba bedava olmasının da bu israfta bir etkisi var mı? Elbette vardır ama tek sebep para değil. Çünkü aynı bayan evinde de 2-5 arası peçete kullanıyordur yine. Ben gönül rahatlığı ile evde veya başka yerde kullandığım peçete sayısı arasında fark olmadığını söyleyebilirim. Bunun da iki nedeni var;
1- Peçete kendi başına israf edilmemesi gereken bir maddedir.
2- Burada kullandığım peçetenin parası benden çıkmasa bile, burayı işletenlerin cebinden çıkmaktadır, sonuçta ülkemden çıkmaktadır.

30 Haziran 2008 Pazartesi

HAYAT??? OYUN???


Çok klasik olacak hatta Amerika'yı yeniden keşfetmek olcak belki bu yazdıklarım... Ama yaşama dair bilgiler ancak farkedilerek, özümsenerek, bizzat yaşanarak anlaşılıyor. Bir müsibet bin nasihattan evlâdır kısacası. Kur'an diyor ki dünya hayatı için 'bir oyun ve eğlence'... Bunu senelerdir bilmeme rağmen henüz 1 senedir idrak ediyorum. Hayat bana bir SİMS oyunu veya strateji oyunu gibi geliyor. Sanki MARIO gibi yaşıyoruz. Az zamanda çok şey toplamalıyız. Öyle hızlı koşuyoruz ki yanından geçtiklerimizin çoğu kez farkına varmıyoruz. Bir de oyunun içinde olduğumuz için durumun vehametini farkedemiyoruz. Ancak kuş bakışı olarak bakınca anlaşılıyor ne kadar komik ve düşündürücü bir durumda olduğumuz... Mesela 1 günü düşünsek sadece koşuşturmaca. Hani akşam düşünün bu gün ne yaptınız derler ya, ben sadece ömürden bir gün gittiğini ölüme bir gün yaklaştığımı hissediyorum. Kendi adıma, ÖSSyi kazanayım, işe gireyim, evleneyim, tayin aldırayım... Onca emeğimi, zamanımı bunlar için harcıyorum senelerdir. Peki elde edince ne oluyor??? Peşinden koşacak yeni birşey bulup başlıyorum yine stresli zamanlara... Bu ölene kadar bitmeyecek, anlaşıldı. Ama cidden bazen çok boş geliyor. Ya diyorum 70 yılık hayat sonuçta... İnsanın inzivaya çekilesi, bu dünyadan el etek çekesi geliyor......Ama yapamıyor tabii. Demek ki insan böyle garip bir halet-i ruhiyeye sahip. Biz burada belirli bir süre geçirmek için gelmişiz. Amaç kazasız belasız veya en az hasar ile bu oyunu bitirmek...