1 Ağustos 2011 Pazartesi

Somalili Bebek Ölüyor! DUYUYOR musunuz yoksa UYUYOR musunuz?


Somali’deki kıtlık ve açlık hepimizce malum. Bu tür hadiseleri eskiden de hassasiyetle karşılardım ama anne olduktan sonra bu hassasiyetim tavan yaptı.
Ben “ Allah’ım n’olur sütüm kesilmesin de oğlumu iki yıl emzireyim!” diye dua ediyorum ki sütüm kesilse n’olur? Mareketler günlük, uzun ömürlü, tam yağlı, yarım yağlı, vitamin katkılı vb. sütlerle dolu. Bebek mamalarının çeşitleri ise saymakla bitmez. Diğer tarafta ise kaburga kemikleri sayılan, yüzü kafatasının sardığı deriden ibaret olan bebekler, çocuklar…

Ramazan geldi, hoş geldi. Açlığı, susuzluğu iliklerimize kadar hissetmek için ne büyük fırsat ağustos sıcağında oruç tutmak! Hissetmek ve yardım etmek…

Yoksa kuru kuruya hissetmek, mükellef iftar sofralarında çatlayasıya kadar yedikten sonra “Olmayanlara da ver Allah’ım!” diye dua etmek ne ola ki? Timsah gözyaşları gibi bir şey mi?

Körler sağırlar birbirini ağırlar tarzı iftar davetlerine KARŞIYIM! Bu davetlerde israfın, gösterişin, enaniyetin varlığı aşikar!

İlaki eşimi dostumu iftara davet etmek istiyorum diyorsanız bir öneri; aklınızdaki menüden 1-2 çeşit daha az yapın ve o yapmadığınız yemeklerin maliyetini SOMALİ’ye gönderin, bunu da misafirlerinize söyleyin ki hem onlara örnek olun hem de yardıma özendirin.

DİYANET ve yardım dernekleri kampanlayalar başlattı. SMS atması gerçekten çok kolay. Ama 3-5 SMS bence yeterli değil. Ya bankadan veya netten kredi kartı ile yardımda bulunmalı. Ya da aklına geldikçe bol bol kısa mesaj atmalı!

İnsan olmak kolay değil. Hassasiyet ister, sorumluluk ister, empati ister. Hele bir de MÜSLÜMANIM diyorsanız tüm dünyaya, tüm canlılara karşı sorumlusunuz RAB katında. “Aldırma da geç git” diyemezsiniz… Hele bir de RAMAZAN ayında iseniz bir vereceğinize on vermelisiniz muhtaca. Zira Rabbimiz Ramazan’da öyle yapıyor. Sevapları çarpıp çarpıp veriyor!


5 TL BAĞIŞ YAPMANIN YOLU

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
1 Ağustos’tan itibaren başlayacak olan uygulama ile bütün operatörlerden “AFRIKA” yazıp 5601’e gönderilecek olan SMS’ler 5 TL karşılığında olacak, 3 SMS gönderildiğinde bir fitre bir iftar parası verilmiş olacak.
www.diyanet.gov.tr
İHH
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA faturalı hatlardan “SOMALI” yazıp 3072′ye SMS göndererek 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.
www.ihh.org.tr

Kimse Yok Mu Derneği
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA tüm hatlardan “ACLIK” yazıp 5777`ye SMS göndererek, 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.
www.kimseyokmu.org.tr

Deniz Feneri Derneği
TURKCELL, VODAFONE VE AVEA’nın tüm faturalı ve kontörlü hatlarından 5560′a boş SMS göndererek 5 TL bağışlayabilirsiniz.
www.denizfeneri.org.tr

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Kim İçin, Ne İçin Vermek Tatlı Canı?


ŞEHİT, Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse TDK Büyük Türkçe Sözlük'e göre...

Şehit, dini, namusu, Allah rızası ve memleketi için canını teslim edene denir. Peki bir avuç serserinin katlettiği masum, cahil ( askerî olarak cahil, eğitimsiz), Anadolu çocuğuna ne denir?

Rabbim onlara şehitlik makamı versin inşallah ama ben böyle bir şehitliği kabul etmiyorum! Ne için son nefeslerini verdi bu gencecik bedenler? Ne için? Kimin, nerede, ne için, ne yapmak istediği belli olmadığı siyasî meseleler için mi?

Şehit ailelerinin “ Vatan sağolsun” , “ Bir oğlumuz gider yerine bini gelir” gibi açıklamalarını da kabul etmiyorum. Biz mi vatan için varız, vatan mı bizim için var?

Eğer bir gün gerçekten savaş olursa ben de, eşim de, evladım da feda olsun vatan için, şehitlik mertebesi için… Ama böyle kalleşçe, böyle pisi pisine, böyle ne idüğü belirsiz bir şekilde canların gitmesine, sonra da halkın ŞEHİT EDEBİYATI ile kandırlmasına karşıyım!

İlk Millî Güvenlik dersinden asker hocamıza bu soruyu sormuştum “ Ordumuz gerçekten çok mu güçlü?”. Hoca da tabî ki “ Evet” demişti...

Ben 6-7 yaşlarındaydım TRT’de Pkk’nın bastığı köyleri izlerdim dehşetle, şimdi 27 yaşındayım. 20 yılda neler neler değişmedi ki? Herşey değişti ama PKK belası hep aynı.

Bunu anlamakta zorlanıyorum. Diyecek bir şey de bulamıyorum. Denilecek şey hem çok, hem de yok. Neye yarar hem? Göçtü bu dünyadan 13 körpe fidan… Hem de HİÇ uğruna…

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Ülkem Kadınlarının Blog Çılgınlığı


Blogları geziyorum zaman zaman, ne hoş ve orjinal kadınlar var ülkemde diye mutlu oluyorum. İnternet insanların kendini, yeteneklerini sergilemesi ve geliştirmesi için büyük bir imkan sunuyor bence. Marifet iltifata tabiidir sözüne binaen bloglara gelen tepkiler insanları daha güzelini yapmaya yönlendiriyor...

Dikkatimi çeken bir şey de niye hep kadınların blogları var? Ya da ben hep ilgi alanıma binaen hep kadınların bloglarını mı buluyorum? Ya da günümüz konu komşu kavramı olmayan, akrabalarından uzakta oturan, eve kapanmış kadınlarımız sosyalliklerini bloglar üzerinden mi sürdürüyor?

Benim esas söyleyeceğim şu ki genelde gezdiği bloglar el işleri, anne- bebek, moda, yemek gibi biz kadınlara cazip gelen yerler. Bazen de felsefî ve edebî takılanlara takılıyorum. Ama ben bu başlıkların herhangi birisi altında bir bloga sahip olabileceğimi düşünmüyorum.

Bu başlıkların ( pratik ve özgün tasarımlar, anne- bebek, yemek, moda, felsefe vb.) hepsi hayatımda az çok yer tutuyor ve ilgimi çekiyor ama hakkında bir blog yapsam sıkılır, daralır “Of aman bee hayat sadece bundan mı ibaret?” derim.

Mesela şu an belki en çok ilgimi çeken anne- bebek konusu olur ( 3 aylık oğluşum var çünkü) ama o bile bayar. AAA bu gün yeşil kaka yaptı, dün ilk defa AGU dedi, GAK dedi GUK dedi, ilk tatil, ilk diş, ilk bilmem ne... Elbette ben de normal bir anne gibi oğluşumun tüm ilklerini büyük bir heyecan ile takip ediyorum ama bunların çok da abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ha 1 ay öne konuşmuş ha sonra ne fark eder. Bakın etrafınıza tüm insanlar konuşuyor! Eninde sonunda ( Allah’ın izniyle) konuşacak zaten. Bu tür fiziksel ve duyuşsal gelişimleri abartmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Ben blogumda anne- çocuk başlığına şu şekillerde değinirim
1- Gerçekten birilerine yararlı olacağını düşündüğüm hususlarda, yön gösterici olacak tarzda yaşadığım hadiselere yer vererek
2- Çocuğun ahlakî ve duygusal gelişimi ile ilgili olarak

Şimdi bana denilebilir ki bir söylediklerine bak bir de yaptığına... Tutmuş http://tesetturgelinlik.blogspot.com/ diye blog yapmışsın. Onun kuruşunu hemen anlatayım. Evlilik hazırlığında iken kendi bilgisayarıma öyle çok tesettür gelin başı fotoğrafı yüklemiştim ki kendimce bir arşiv oluşmuştu. Ben uğraştım bari işe yarasın diye bunu insanlarla paylaşmak istedim. O zaman böyle google görseller falan da yoktu. Emek verdim yani epeyce . Sonra da “insanlar düğünlerinde baş açmaya özenmesinler, onlara güzel örnekler sunayım” gibi bir felsefeyle devam etti. Çok da aktif değilim zaten o blogta. Üstüne düşsem çok daha süper olabilirdi.
Hayatımın pek çok noktası olduğu gibi bu da bir noktası idi. Nişanlandım, evlendim, çok yakınlarımın düğünlerine katıldım dolayısıyla hayatta az da olsa yeri olan bir gerçek bu. Tesettür gelin başları şu an benim ilgi alanıma girmese de biliyorum ki benim 3 sene önce yaşadığım heyecan ve telaşeyi şimdi yaşayanlar var ve onlara fikir verebilirim belki. İşte bol eleştiriye açık olabilecek blogumun hikâyesi bu.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Evden Bir Süre Uzaklaşmak


Tebdil-i mekanda ferahlık vardır sözü gerçekten çok doğru. Zaten isabetli bir tespit olmasaydı bugünlere kadar ulaşamazdı bu söz, söylendiği yerde kalırdı. Benim için pek bir cazibesi olmayan KOCANIN MEMLEKETİNE GİTMEK türünden bir tatil geçirdimse de şikâyetçi değilim. Hatta güzeldi, değişiklik oldu. Bana bir de şöyle bir olumlu etkisi oldu kj; evimi özledim! Evde oturasım, iş-güç, pasta-börek yapasım var acayip. Yani evime bağlılığımı arttırdı bu evden uzaklaşma . Anladım ki aslında benim güzel bir evim ve yaşamım var çok şükür. EVİM GÜZEL EVİM… (Ama beni ne kadar idare eder bu tatil bilemiyorum, garanti veremiyorum…)

Bireysel takılmayı seven birisiyim. Ondan dolayı 2-3 günden sonra akraba ortamlarından sıkılıyorum. Ben canı isteyince bir şeyler atıştıran, kafasına esince kitap okuyan, eşyalarını evin her köşesine yayıp ancak keyfi gelirse onları toparlayan birisiyim. Ama bunları kalabalık akraba ortamında yapmak çok zor hatta imkânsız. Çünkü kalabalık aile ortamında her şey birlikte yapılıyor. Her hareketinden herkes haberdar oluyor. Canın bir köşede, boş boş bakarak oturmak istese çevrendekiler senin KÜSTÜĞÜNÜ sanabilir mesela. Zaten öyle boş boş oturmalık veya kitap okumalık ortam yok ki cumbur cokuş, kalabalık, geniş ailede. Sağolsun kayınvalidem ve diğer akrabalar benden EVİN GELİNİ olarak iş- güç yapmamı beklemiyorlar. Ama belirttiğim gibi her şeyi koro halinde yapmak bile bir süre sonra beni bunaltmaya yetiyor.

Anneliğe de belki bu yüzden tam alışamadım. Bireysel değilim artık. Bir de yanımda hiç ayırmadığım yegâne aksesuarım var; oğlum! Çanta gibi, cep telefonu gibi bir şey benim için artık o. İşin zor yanı onlar gibi cansız ve ruhsuz değil!

Anneliğin fedakârlık istemesi bu belki de.

16 Haziran 2011 Perşembe

Kadın Olmak


Kadın olmak bu hayata 1-0 geriden başlamaktır hep. Bu sadece bizim ülkemizde böyle değil, İslam coğrafyasıyla da sınırlı değil. Tüm dünyada, tüm kültürlerde böyle. Yıllardır sorguladığım bir gerçek bu.
Esas sorguladığım şu ki: tamam dünyada alenî bir haksızlık var kadına karşı. Bu bir realite. Peki Rabbimizin bizden istediği yaşam şekli nasıl birşey? Kadınlar gerçekten evde oturmaya programlı mı yaratılmış? Buna hiç bir zaman i-na-na-ma-dım. İnanmak için zorlasam da kendi mi yaratılış amacına aykırı bir kere insanın...( bu ayrı bir yazı konusu, kısa kesiyorum).
Erkek kardeşim olmadığı için çocukluk yıllarımda kız- erkek eşitsizliğini pek farketmedim. Babamın annemi sürekli sosyal ve entellektüel çalışmalar için destekleyen yönü de bu ayrımı hissetmemi geciktirdi. Tabi yıllar geçtikçe, hayatın sadece ailemde gördüklerimle sınırlı olmadığını anladım.
Üç kız kardeştik ve evimizde asla ERKEK ÇOCUK tamlaması geçen bir cümle duymamıştım. Ortaokul veya liseye giderken biri anneme ERKEK olur umuduyla dördüncü çocuğu düşünüp düşünmediklerini sorduğunda çok şaşırmıştım. Çünkü hayatımda böyle kavramlar yoktu benim.
Sonraları anladım ki benim ailem Türkiye'de ender rastlanır bir örnekmiş.
Kadın- erkek eşitsizliğine isyanlarım devam ededursun nişanlandım, evlendim şimdi de bebeğim oldu. Ama hala kafamda dengeleri kurabilmiş değilim. Daha doğrusu ruhuma, kadına biçilen ROLÜ KABUL ETTİREBİLMİŞ değilim!
Çocuğumun olmasıyla tam anlamıyla KADIN oldum ve kadınların dışlandığı hayattan bir anda soyutlanmış buldum kendimi. Önceden kıyısından, köşesinden yakalamaya çalıştığım yaşam, şimdi evde bebeğimle birlikte oturmaktan ibaret benim için. Bu günlerimin geçici bir zaman zarfı olduğu hususunda kendime terapi yapıyorum ama pek ikna edemiyorum kendimi...

15 Haziran 2011 Çarşamba

Osmanlı Türkçesi İtina ile Yanlış Okunur :)

Yüksek Lisans derslerinde yaptığım aklımda kalan çarpıcı yanlışlarım:


Birinci kelime doğru olan, ikinci kelime ise benim okuduğum

acaba bunlar benim bilinç altımı mı simgeliyor diye endişeleniyorum :)

dokuz- takoz

iyiye - ayıya

sevmek - sümük

vahdeti - hıddeti

işin ilginci hiç olmayacak kelimeler türetiyorum. Hatta bu uyduruk kelimeleri bazen sözlükten buluyorum. Hoca bile şaşırıyor :). Osmanlıcaya yeni bir boyut getirdim :)).

13 Ekim 2010 Çarşamba

Aliya.. Geç Kalınmış Bir Ağıt


Aliya.. Geç Kalınmış Bir Ağıt


Aliya.. Geç Kalınmış Bir Ağıt. Söz Müzik: Adem Tuzcu Aranjman: Mustafa Doğan - Adem Tuzcu Montaj: Abdulgafur Admış.

Aliya İzzetbegoviç ile hatırladığım ilk karşılaşmam İlahiyat'ta gerçekleşti. A. Begoviç'in vefatı üzerine Hadis dersimize giren Bünyamin ERUL hocanın verdiği ödev ile ilk kez dikkatimi çekti. Vefat eden bu büyük zatı bizim de tanımamızı arzu eden hocamız dersin alanıyla hiç alakası olmamasına rağmen, hayatı hakkında bilgi toplamamızı istemişti. ( Allah razı olsun hocamızdan)

İlahiyat'ta iken felsefe hocamız Murtaza Hoca'dan derste anlatmak üzere Aliya İzzetbegoviç'in "Doğu- Batı Arasında İslam" adlı kitabını ödev konusu olarak almıştım. Kitabı okumaya başlayınca biraz zorlandım. Çünkü felsefî derinliği olan, düşünülmeden geçilmemesi gereken bir eserdi. Ben de ödev hazırladığım için hiç bir noktasını anlamadan geçmek istemiyordum. Annemle kitap üzerine konuşarak, notlar çıkararak sindire sindire okudum kitabı. Benim esas üzerinde duracağım konu "İNSAN" kavramı idi.

Gerçekten çok şey öğrendim kitabı okurken. Aynı zamanda Aliya İzzetbegoviç' hayran kaldım elbette.

Gün geldi sınıfta anlattım, Murtaza hoca pek bir şey söylemedi bana. Ama bir kaç gün sonra B şubesinden bir arkadaş gelerek dedi ki:" Ben de aynı konuyu ödev aldım. Murtaza hoca bizim sınıfta senin çok güzel anlattığını söyledi, bana notlarını verir misin?" artık beni kafaya mı aldı bilemiyeceğim ama ben inandım :). Ve sevindim. Niçin sevindim. Murtaza hoca bu kitaptaki fikirlere kıymet verdiğiiçin bunu hemen her sene ödev olarak veriyor zaten. Ben de bu fikirleri kavrama seviyesine ulaştığım için mutlu oldum elbette. ( Allah Murtaza Hoca'dan da razı olsun. Bir de onun tavsiyesi ile BUHRANLARIMIZı okumuştum ve ondan da çok istifade etmiştim. Kaç hoca geldi geçti eğitim hayatımızda, ama pek azı böyle unutulmaz izler bıraktı ne yazık ki...)

Daha sonra BİLGE KRAL'ın "Konuşmalar", "Tarihe Tanıklığım", "İslam Deklarasyonu" kitaplarını da okudum. Hakkında bir kaç belgesel izledim. Ve bunlar ona olan saygımı katbekat artırdı. Gerçekte BİLGE sıfatını hakkıyla taşıyan birisi. Kendisini vefatından sonra tanıdığım için de ayrıca üzüldüm. Yaşarken tanısaydım Nolcaktı? onu da bilmiyorum ama... Böyle bir insanla aynı dünyada yaşadığım için mutlu olurdum galiba.

(Hatta bir de ilginç bir anım var. 6 sene kadar önce, İlahiyatta öğrenci iken Ramazan'da Kocatepe kitap fuarına gittiğimde duvarlara yapıştırılmış afişler gördüm. Afişte "bu akşam, AKP gençlik kolları tarafından düzenlenen A. İzzetbegoviç programı olduğu yazılıydı" İftardan sonra, çok da yağmur yağıyordu, iki kız kardeşimi de alark düştüm Kocatepe yollarına. Bir de gitsek in-cin top oynuyor. Kocatepe'nin yanında AKP il başkalığı mı ne büyük bir bina var. O sinirle soluğu orada aldım. Kimle görüşmek istediğimi soran görevliye "EN YETKİLİ" kişiyle dedim. Sinirden delirmiş gibiydim. Çünkü soğukta, yağmurda, gece vakti, üç kız yollara dökülmüştük... Ve ilanda tarih yazmıyordu. sadece BU AKŞAM yazıyordu. Bir kaç kişiye ağzıma geleni saydıktan sonra( AKP güvenirliğini yitirdi benim için vb. dedim), meğer orada, o esnada SİYASET OKULU dedikleri şeyin eğitimi varmış. Adını unuttuğum bir bakan konuşuyormuş, bari ona katılın dediler beni sakinleştirmek için. Neye niyet neye kısmet. Gitmişken katıldık tabi, farklı bir deneyim oldu.)